Lale ile birlikte okuduğumuz Virginia Woolf 'un Dalgalar kitabı hakkındaki sohbeti siz değerli okurların ilgisine sunuyoruz.
Galeyan : Kitabı zihnimde belirli bir zemine oturtamadığımdan nereden başlayacağımı bilemedim tam :) Kitaptaki karakterler sizce birbirine bağlı mi yoksa yan yanalıktan mi ibaret bir ilişkileri vardı?
Lale : Bence karakterler ne tam olarak birbirine bağlı ne klâsik anlamda bağımsız. Bir bütünün bir kaç farklı hâlleri gibiler. Olay akıyor ama ne oluyor tam bilemiyoruz.
Galeyan : Sanki yazar da bunu istemiş gibiydi, ve bu bilinmezliğe karşı gelerek kitaba girmeye çalışmak yorucu oldu biraz benim açımdan. Yazara rağmen kitabı okuduk gibi oldu.
Lale : Bu konuda size katılıyorum :) Benim de içine çok zor girdiğim bir kitaptı. Kesinlikle bilinçli yapılmış bilerek bağımsız, dağınık ve zor bırakmış gibi. Arka arkaya belli bir sayfa okununca ağır bir kitap. Ama çözüm yine Virginia Woolf 'un kendisinde; “zihni serbest bırak” der sevgili Woolf.
Galeyan : 'Zihni serbest bırakmak' bu olağan bir şey midir ki? Herhangi bir kitabı koşulsuz karşılamak?
Lale : Evet her kitap için olmasa da bazı kitaplar için gereklidir. Dalgalar da öyle bir kitap. Anlayacağım, çözeceğim bir yapı kurmak istiyorum düşüncesine direnen bir kitap. Yani yazar yapı kurmamız yerine zihni serbest bırakmamızı istiyor.
Galeyan : Bu kitap özelinde haklısınız yazar bunu istiyor ancak, koşulsuz bir karşılama kitabın bizi savurmasına da yol açabilir.
Lale : Bence yazar bilerek bunu yapıyor. Bizim ile oynuyor. Güvenli alanımızdan çıkarıyor. Kitap ilk başlarda bizimle temas kurmuyor ama tamamen de bırakmıyor. Dağıttım seni diyor sanki :)
Galeyan : Sabaha kadar kitabın cümle cümle içinden geçeceğim şimdi. :)
Lale : :)) Ama öyle değil mi?
Galeyan : Ben somuttan soyuta veyahut soyuttan somuta akışa karşı değilim, tam tersine anlam ve anlamlandırmanın bütünleşme hali bu durum. Ama zihnimi koşulsuz serbestiyet halinde bırakmak, kendimi kendime mi yoksa yazara mı bırakayım sorusunu getiriyor ve ben kendime bırakıyorum.:) ama zihni esnekleştirerek okuyalım tabi orası ayrı :)
Lale : Edebiyatın asıl canlı olduğu yer burası değil midir zaten yorum hakkını yazara vermemek.
Galeyan : Kesinlikle ve okunmaya değer yazarlar kendi kitabı yorumlama zahmetine girerek yazdığının haysiyetiyle oynamayanlar zaten.
Lale : Bir de bir şey sorayım kitabın doğa betimlemeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Galeyan : Doğa betimlemeleri üzerinden genel bir cevap vermem daha yerinde olacak, biraz önce bahsettiğim geçişkenliği sağladı bende, anlam ve nesnenin kaynaşması, somut ve soyutun arasındaki perdeyi yırtmak gibi. Siz peki?
Lale : Benim için kitabın en sevdiğim kısmı diyebilirim. Onlar sayesinde metine tutundum, derin somut ile soyutun iç içe geçtiği özne ile nesnenin kaynaştığı bir bölümlerdi. Özellikle zaman vurgusunu doğa betimlemeleri ile anlatması hoşuma giden kısımlardan oldu gün hayatın akışı ile bütünleşmiş gibiydi.
Galeyan : Evet, günün vakitleri ve kitabın karakterlerinin ömürleri birbirleriyle ilintili ilerledi. O zaman yavaştan kitap ve gerçek hayatı birleştiren sorularla devam edelim. Kitapta "Bu yüzden gerçek yüzünü gösteren aynalardan nefret ederim." s.32 bu kısım dikkatimi çekti? Aynada uzun süre gözlerinin içine bakmaya cesareti olan var mıdır?
Lale : Bu her zaman savunduğum şeylerden biri olsa da ben de dahil olmak üzere hiç kimse uzun süre aynada uzun süre gözlerinin içine bakmaya cesaret edemez. Çünkü bir noktadan sonra görmeye başlarız. Kendimizi, yorgunluklarımızı, korkularımızı, bastırdıklarımızı, hoşumuza gitmeyen tarafları, o yüzden saçımıza yüzümüze güzel mi diye bakar geçeriz. Tehlikeli bir sorulardır cevapları duymaya hazır değilsek aynada gözlerimizin içine bakarken kendimize sorduklarımız.
Galeyan : Belki de cevapları duymaya hazırız ancak kaçış kolaycılığının korkaklığında kalıyoruzdur. Kendisiyle ruhuyla yüzleşmeye cesareti olmayanların poz kestiği bir dünya mıdır yaşadığımız?Lale : Kaçış için vakit, bahane her zaman vardır. Orada bir köşede bekler bizi, tatlı bir bakış atması yeterli. Ve evet, poz verilen bir dünyada yaşıyoruz çünkü şunlar bekleniyor; Güçlü ol, mutlu görün, başarılı ol, iyi gidiyor izlenimi ver. Kimse sormuyor gerçekten nasılsın, modern dünya kırgınlık sevmiyor. Belki ben başarılı olmak istemiyorum.
Galeyan : Modern dünya kendi olanı sevmiyor ki kendi olanın kırgınlığını sevsin. Bahaneler yerine gerçeklere aynada saçlarımız yerine gözlerimize bakarız diyelim o zaman.:)
Lale : Elbette ama kimse gözlerinin içine fazla bakmaz.
Galeyan : Ama bakabildikçe kendimizle yüzleşerek kendimiz olacağız. Bu kendi olmak bahsiyle biraz ilintili bir kısım vardı kitapta. "İnsan kesinkes duruma uyan bir sey söylemek, duruma uyan bir şey hissetmek istiyor." S.44, insan kendini duruma uyduran bir varlık mıdır?
Lale : İki farklı cevap vereyim öncelikle kitabın kalbe dokunan yerlerinden olan bu bahse, burada sevgili yazarımız insanın en çelişkili yanını gösteriyor. Kendin olmak ile uyum sağlamak arasındaki git gel. İkinci olarak evet insan duruma uyum sağlayan bir varlıktır. Çünkü insan sosyal bir varlık dışlanmak istemez yalnız veya yanlış anlaşılmak istemez "an" dediğimiz olaya göre şekil alır. Yazar da bunu demek istiyor bence “benden beklenen bu ama ben böyle hissetmiyorum.” Tabi şu gerçeği göz ardı etmemek gerek, İç ile dışın örtüşmemesi insanın kendi özüne hakaret değil midir ?
Galeyan : İç ile dışın örtüşmemesi elbette kendi özüne hakarettir. İç ile dışın örtüşmediği çeliştiği durumlar genellikle insanın menfaati olan kabul görme uğruna kendini başka göstermeye çalıştığı anlar çünkü. Bu da ruhunu satmakla eşdeğer.
Lale : Başta vicdan sızlar, sonra sızlamaz. Uyum gereklidir ama sürekli uyum bir intihardır.Galeyan : Kesinlikle, sürekli uyum kişiliksizlikten. Peki o zaman insanın etrafından hayranlık beklemesi hakkında düşüncen nedir?
Lale : Beni beğenmezlerse ben yokum düşüncesi fazlasıyla hakim. Bu durumda insan kendini değil görünen vitrini parlatır ve dışarıdan onay alma ihtiyacı hayranlık duyulan kişilerden, kendimi yeterince sevmiyorum başkaları sevsin, beğenilmek uğruna eğilir susar, değişir. Ve nihayetinde ruhu erozyona uğrar, ne yazık ki bilinçli bir ruh erozyonu olduğundan kimse bir şey yapamaz.
Galeyan : Evet ve bu durum aslında kendinle birlikte anlama ve anlamlandırma yetini de kaybetmeye sebep oluyor, yazarın "hayranlık bekliyordun ki bu da iletişim özgürlüğü için büyük bir engeldir." S.108 açıklaması gibi. Hayranlık duymak da bir nevi kendinden uzakta tutmaya dahil.
Lale : Evet, İnsan hayranlık beslediğine olduğu gibi konuşamaz, gerçek fikrini rahatça söyleyemez, çelişkilerini eksik yanlarını göstermekten korkar. Ve yazar da bize bunu diyor; ne hayranlık bağımlısı ol, ne de hayranlık üretmeye çalış olduğumuz halimiz ile buradayız.
Galeyan : Kendi olarak var olan iki tarafın konuşması iletişim haline gelir, çünkü anlama odaklı bir hal üzredir iki taraf da. Bambaşka bir tarafa geçelim kendimiz olarak;) Yazar, "nefretimizin sevgimizden ayırt edilmesi neredeyse olanaksız." S.115 diyor. Sizce birbirine bu kadar girift iki duygu mu?
Lale : Evet bende çok girift iki duygu. Neden sevgiyi ve nefreti ayırmak zor dersek de ikisi de aynı yerden doğar. Umursamadığın birine nefret de duymazsın sevgi de, orada sadece kayıtsızlık vardır. Ancak değer verdiğin birine beklenti artar, sevgi arttıkça incinirsek nefret büyür. Nefret çoğu zaman yaralı bir sevgidir ve bunu en çok bağlandığımız insanlar da görürüz.Galeyan : Kendimize olan saygının korunması için de değer beklentiyle özdeşleşmeli biraz da olsa. Ve değer verirken yaralanmayı göze almalı, severken öfke duyabileceğimiz durumda kalabileceğimizi göz ardı etmemeliyiz o zaman.
Lale : Şöyle bir ideal var :) Gerçek sevgi karşılıksız olandır ama bu eksik bir cümledir . Karşılıksız olabilir ama ona mahkûm değildir yaralanma riskini kabul ederiz, etmeden sevgi olmaz. Bu da bir cesaret göstergesidir. Öfke sevginin bozulmuş hali gibidir bazen ama mesele öfke hissetmek değildir öfkeliyken ne yaptığımızdır bana kalırsa.
Galeyan : Beklentisiz olmak kendimizi yok sayacak bir akışta var etmeye çalışmak anlamına gelmiyor sonuçta, haklısın ') kitapta buna benzer bir durum vardı. "İnsanın kendini dış etkiler karşısında tepkisiz olarak sürüklenmeye bırakması akıllara sığmaz." S.190 kendimizden vazgeçerek sürüklenmek de akla ve sevgiye sığmaz.:)
Lale : " Tepkisizce sürüklenmek akla sığmaz" çünkü bu bir kendinden vazgeçme halidir. Dediğiniz gibi kendini yok sayarak var olmak da hiç bir mantığa sığmaz :) Dalgalar bize net olarak söylüyor aslında merkezini kaybeden insan kaybolur, akışta olan ama kaybolmayanlardan olabiliriz umarım. Peki insan hangi noktada razı oluyor sürüklenmeye?
Galeyan : Kendinden daha fazla değer verdiğine sürüklenir sanki insan.Lale : Kesinlikle öyle.
Galeyan : O zaman her ne kadar yazar "Sahici olanlar tam olarak yalnızlıkta var olurlar" s.97 dese de sayenizde okuduğum bu kitabın sahici sohbeti için teşekkürler.
Lale : Zor olsa da güzel bir kitaptı, okuru uyanık tutan dalgaları zihin olarak metaforik hale getiren. Hayat düz bir hikaye değil, bir akıştır zaman geçer insanlar değişir asıl mesele kendini bu akışta kaybetmemek diyor bize, kendimizi kaybetmeyip bulmamıza yardımcı olan bu kitabın keyifli sohbeti için ben teşekkür ederim.
Emeğinize sağlık , böyle anlamlı sohbetleri okumak o kadar keyifli ki... Ve Lale "Mesele öfke hissetmek değildir öfkeliyken ne yaptığımızdır bana kalırsa." o kadar sahici bir bakış açısı; işte o zaman bütün o rol kesmeler anlamını yitiriyor, sahne dağılıyor, özümüzdeki benle baş başa kalıyoruz. Kaleminiz eksik olmasın Galeyan