Bir aşk mı, yoksa saplantı mı?
Masumiyet Müzesi’ni popüler kültürün etkisi olmadan, tamamen merakla okudum. Sayfalar ilerledikçe bunun romantik bir aşk hikâyesi olmadığını düşündüm. Benim için bu; saplantının, takıntının ve yer yer bencilliğin romanıydı.
Kemal’in Füsun’a duyduğu şey gerçekten aşk mıydı,
yoksa içindeki boşluğu onunla doldurma çabası mı?
Ben ikinci ihtimali daha gerçek buldum. Çünkü burada gördüğüm şey; birini olduğu gibi sevmekten çok, onu zihninde büyütmek ve vazgeçememekti. Aşk gibi anlatılan ama derininde sahiplenme ve kontrol arzusu barındıran bir duygu. Kemal bana göre cesur bir âşık değil; kendi duygusunda kaybolmuş bir adamdı. Bu yüzden hikâyesi romantik değil, trajikomik bir takıntı gibi geldi.
Füsun ise benim için büyük bir aşkın kahramanı değil; daha çok Kemal’in anlam yüklediği bir figür. Onun duygularında da net, kararlı ve fedakâr bir aşk görmekte zorlandım. Daha çok gençliğin, kararsızlığın ve bir şeylere tutunma hâlinin iç içe geçtiği bir ruh vardı. Bazen seviyor gibi, bazen uzaklaşıyor gibi… Bu belirsizlik de hikâyeyi büyütüyor ama aşkı güçlendirmiyor.
Ama bu hikâyede benim için en güçlü karakter Sibel’di.
Çünkü başlangıçta gerçekten seven, inanan, güvenen taraf oydu. Kemal’i olduğu gibi kabul eden, onunla bir gelecek kurmaya hazır olan kişi Sibel’di. Belki de romandaki en “gerçek” aşk ondaydı. Ve asıl etkileyici olan dönüşümüydü. İlk başta kendinden ödün vererek, susarak, görmezden gelerek ilişkiyi ayakta tutmaya çalıştı. Ama bir noktadan sonra kendini seçti. Kendi onurunu, kendi değerini Kemal’in saplantısının önüne koydu. İşte o an, benim için en güçlü duruşu sergiledi. Vazgeçmek bazen zayıflık değil; kendini bulmanın ta kendisidir. Sibel bunu yaptı.
Tüm bu karmaşayı bu kadar derin hissetmemizin nedeni ise yazarın dili. Sade ama derin, acı ama şiirsel. Olayları okumuyor, adeta yaşıyoruz. Sinirlendiğim anlar oldu, “yeter artık” dedim ama her bölüm sonunda yine merakla devam ettim. Hem kızdıran hem peşinden sürükleyen bir anlatım.
Dizi uyarlamasında da oyunculuklar çok güçlüydü. Duygular ve susuşlar etkileyiciydi. Ama Kemal’e ve Füsun’a karşı nefretim değişmedi. Hatta yer yer öfke hissettim. Ve bence bu da bir başarı; çünkü hem metin hem oyunculuk o rahatsızlığı bana geçirebildi.
Benim için Masumiyet Müzesi büyük bir aşk hikâyesi değil.
Bir insanın kendi yarattığı duygunun içinde kayboluşunun hikâyesi.
Siz okurken ya da izlerken ne hissettiniz? Gerçekten aşk mıydı, yoksa saplantı mı?
Orhan PamukMasumiyet Müzesi