Gönderi

Atticus ve Sistem Sorunu
Puan vermedi·360 syf.··
2026 4. kitabı
Bir çocuk perspektifinin nahifliğiyle yazılmış olan romanı okurken de olaylara bir çocuk gibi bakmak gerekir. Bu konuda Scout Finch bize oldukça yardımcı oluyor. Okura kolayca geçen durumları bir çocuğun gözleriyle yorumluyor ve çocuk tepkileri veriyor. Roman içinde karakterlerin farkındalık zannettiği pek çok an oluyor ve adeta bir sonraki sahnelerle bu farkındalıklar sürekli kırılıyor. Çocukluğun en güçlü terimi oyun'dur. Oyun esasen hayatımız boyunca devam eden bir süreç. Birisi cübbesini giyiyor ve avukat bey oluyor, bir diğeri copunu alıyor ve polis oluyor. Diğeri size iğne yapıyor ve ona hemşire diyoruz. Bizler de oyunda üzerimize düşen görevi üstleniyoruz ve oyunu bozmadığımız sürece ceza almıyoruz. İnceleme içinde bazı spoiler kısımlar olabilir. Bu sebeple kitabı okuduktan sonra buraya dönmeniz daha sağlıklı olur. Hikayemiz 1930'lar Amerika'sında güneyde geçiyor ancak bugün bile güneyde Amerikalılar benzer perspektiflere sahiptir (İkinci ağız ve dünya haberleri üzerinden bir fikir). Karakter karakter ele almaktansa tema tema ele almayı deneyeceğim. Dolayısıyla kronolojik atlamalar yapabilirim. BÜLBÜL: "Bülbüller bizi eğlendirmek için şarkı söylemek dışında bir şey yapmaz. İnsanların bahçelerindeki bitkileri yemezler, mısır ambarlarına yuvalanmazlar, tek yaptıkları iş bize içlerini dökmektir/şarkı söylemektir. İşte bu yüzden bülbülleri öldürmek günahtır." Kitabın arka kapağında ve ilgili yerde yazan bülbül meselesi işte bu. Bülbül basitçe kendinde varoluştur ve masumiyeti temsil eder. Roman özelinde bunu iki karakterde cisimleştiriyoruz. İlki birinci kısmın çocuklar üzerinde durduğu Arthur Radley -çocukların deyimiyle Öcü Radley- ve ikincisi de kitabın ikinci kısmının ana ekseni olan Tom Robinson. Öcü Radley basitçe çocukken yaptığı yaramazlıklar neticesinde otoriter babası tarafından eve kapatılan yaramaz bir çocuktur. Ancak aradan yıllar geçmesine rağmen ev hapsi bitmeyen Öcü, bir çeşit sosyal anksiyete geliştirerek evde kalmaya devam eder. İnsanlar onun hakkın atıp tutar, hatta ebeveynler çocuklarına korkunç Radley hikayeleri anlatarak onları terbiye etmeyi bile denemektedir (Dill'in teyzesinin anlattığı makas hikayesi). Ancak Öcü Radley'nin kimseye karşı doğrudan bir kötülüğü bulunmamaktadır. Esasen durum bunun tam tersidir. Romanın gidişatı boyunca onun çocuklar için ağaç kovuğuna hediyeler bıraktığını, bir yangın durumu esnasında anlatıcımız Scout'ın üstüne battaniye örttüğünü ve nihayet romanın sonunda Scout ve Jem kardeşlerin hayatını kurtardığını görüyoruz. Onun toplumdan aldığı tek dönüş ise korku ve önyargı. Öcü Radley'nin yaşama felsefesi biraz Assassin's Creed yeminine benziyor. "We live in the dark, serve the light." Öcü de karanlıkta yaşamaktadır ancak karanlığın içinden iyilik yapmaktadır. Tom Robinson'a geldiğimizde çocukken başına elim bir kaza gelen dürüst ve çalışkan, tek suçuysa siyahi olmak olan bir adam görüyoruz. İşlemediği bir suç yüzünden mahkum edilen ve korkusu sebebiyle ölüme koşan iyi bir adam. Romanın içindeki adalet ve eşitlik kavramları Tom Robinson'ın beden bütünlüğü ve masumiyeti üzerinden işleniyor. Sizden her anlamda üstün biri tarafından haksızca suçlanmanız ve kendi cemiyetiniz dışında hiç kimsenin sizden yana olmamasının yarattığı korkunç yalıtılmışlık duygusuna göğüs germek ne zor bir şeydir kim bilir. Tom Robinson'ın özelinde bülbülün gerçekten de öldürüldüğünü söylemek yanlış olmaz. GELENEK: Maycomb kasabasında bir şeyi kıymetli kılan unsur onun birkaç nesildir devam ediyor olmasıdır. Alışkanlıkları dışındaki her türlü şeyi, eski köye yeni adet, olarak algılar ve yargılarlar. Aileler soy adlarıyla belli stereotiplerin içine hapsedilmiştir. Örneğin Ewell'lar pis ve çöpçüdür, Cunningham'lar içkicidir. Finch'lerin aklı bir karış havadadır gibi kısmi tecrübeye dayalı pek çok abuk subuk düşünceye sahiptirler. Kitabın ilk bölümünde Scout'ın okula başlamasıyla kasabaya yeni atanmış olan öğretmenin, onun önceden okumayı bilmesi sonucu yaşadığı hayal kırıklığını anlamaya yaklaşamadım bile. Ancak bu da başka bir disiplinin ön belirlenimi olsa gerek. Yani öğretmenin elinde olsa Scout'a okumayı unutturup yeni baştan öğretmeyi yeğleyecektir. Bir tarım kasabası olduğundan erkekler ağırlıkla iş tulumuyla gezer. Kadınlarsa elbiselidir. Bu standart bir gözlem gibi görünse de aslında bir dayatmadır. Scout erkek kardeşiyle büyüdüğünden bir erkek gibi yetişmekte olup erkek davranışları sergilemektedir. Kavga etmekte, tükürmekte, küfürlü sözler kullanmakta, çocukların yapacağı çeşitli davranışları yapmaktadır. Aynı zamanda abisi gibi tulum giymektedir. Bu sebeple mahallesinde ve özellikle evlerine yerleştikten sonra Alexandria halası tarafından defalarca kez haşlanır. Çünkü bir hanımefendi olacaksa bir hanımefendi gibi görünmesi gerekir. Maycomb erkeklerinin işçi sınıfı olması gibi kadınları da pek bir peyzaj meraklısıdır. Bayan Maudie, Bayan Dubose gibi sıkça karşılaştığımız yan karakterlerden neredeyse her seferinde bir çiçek muhabbetine maruz kalırız. Hatta Bayan Dubose baba Atticus Finch ile ilgili kötü sözler söylediğinde abi Jem Finch ondan intikam almak için bahçesindeki çiçeklere vandallık eder. Kısaca Maycomb işlemekte olan bir saat gibidir. Bu işleyişin mutluluk ve refahla hiçbir ilgisi yoktur. Her şey yalnızca her zaman olduğu gibidir. Bu işleyişteki aksaklıklar kızgınlık, bağırma ve cezalarla giderilmeye çalışılır. Kendi hallerinde bir kasabadır. Baba Atticus pek çok haliyli bu geleneklere bir başkaldırıdır. Bu açıdan onu varoluşçu bir figür olarak ele alabiliriz. Kasabanın ırkçılığına karşı Tom Robinson'ı mahkemede savunur. Çeşitli tehlikelere göğüs gerer. Kendi ailesinin ve akrabalarının alışkanlıklarına rağmen çocuklarını kendi bildiği gibi özgürce yetiştirmektedir. Öyle ki güneyli otoriter baba figürünü ayaklar altına alarak çocuklarının kendine adıyla hitap etmesine izin verir ve çoğunlukla onların ısrarları karşısında yelkenleri suya indirir. Meraklı sorularını sabırla cevaplar ve onları mantıkla terbiye etme yolunu tutar. OYUN: Çocuklar oyunlarında oldukça ciddi ve yaratıcıdırlar. Jem ve Scout'ın okudukları piyesleri canlandırmaları, salınca, ağaç ev, tekerlekle kayma gibi genel oyunlarının yanında yaratıcılıklarını sahneledikleri Öcü Radleyle Uğraşma diyebileceğim oyunları dikkat çeker. Radley hakkında hiçbir şey bilmemeleri onları bu konuda daha yaratıcı kılar. Çünkü mekan vardır ama sınır yoktur. Onunla ilgili çeşitli fanteziler kurar ve onu evinden çıkarmaya çalışırlar. Ancak bu konuda bir türlü başarılı olamazlar. Özellikle küçük Dill'in de arkadaş gruplarına girmesiyle birlikte haylazlıkta ileri giderek Radley'lerin bahçesine girmeye kadar götürürler işi. Ama olan Jem'in çit tellerine takılan tulumuna olur. Baba Radley'nin ateş etmesine rağmen korkuyla tulumunu geri almaya gittiğindeyse yırtıkların yamalandığını ve tulumunun çitin diğer tarafına katlı bir şekilde konduğunu görür. İşte Öcü Radley'den bir hediye. Bir başka oyun da her çocukta görülebilecek çeşitli üçkağıtçılıklardan meydana gelir. Mesela Scout'ın bin bir bahane ileri sürerek okula gitmek istememesi. Atticus bu konuyu profesyonelce ele alır ve küçük Scout'ı okulda tutmayı başarır. Ancak perspektifimiz Scout merkezli olduğundan onun okulda öğrenciler ve öğretmen tarafından çektiği çileleri beraberce yaşarız. Sanırım okuyan herkes bir noktada gerçekten de Atticus gibi bir babanın elinde dandik okullarından daha iyi bir eğitim alabileceklerini düşünmüştür. Ancak okul yalnızca bilimsel değil aynı zamanda sosyal de bir eğitimdir ve Atticus bunu iyi biliyor. Bir başka oyun kitabın ikinci kısmında Atticus mahkeme işleriyle uğraşırken Scout'un Alexandria halası ve Bayan Maudie önderliğinde gerçekleşen hanımefendiler toplantısında bir hanımefendi rolü yapmasından meydana gelir. Kadınların kendi aralarında konuştuğu konulara alışkın olmayan Scout onları oldukça garipser. Görünüşe göre kadınlar hayatlarının pek çok noktasında erkeklerle hemfikir değildirler. Ancak bu konuda bir şey yapmak yerine kek yiyerek kendi aralarında bunları sineye çekmeyi tercih ederler. Ayrıca birkaç seçkin erkeğin erdemlerini abartarak yine onlardan medet ummayı seçmek gibi bir kolaycılık hastalığına sahiptirler. ÖNYARGI: Bir çocuk perspektifinden ilerliyor olduğumuzdan önyargı durumunu özellikle çocukların perspektifinden görmek çok daha kolaydır. Şöyle ki ikinci kısımda Tom Robinson davası ele alınırken kasabadaki güneyli beyazlar Atticus'u "zenci sevici" olarak mimler. Çoğu insan bu konuda doğrudan onun karşısına çıkamadığından konuyu evlerinde tartışıyor olsalar gerek ki, bu işin ceremesini okulda Scout ve Jem çeker. Çünkü çocukların dilinin kemiği yoktur ve can acıtmayı çok severler. Ayrıca okula gidiş gelirlerde yine Atticus'a doğrudan bir şey demeyen mahallelinin çocuklara "babanız zenci sevici" merkezinde hakaretler ettiğini görürüz. Ki yukarıda bahsettiğim Jem'in Bayan Dubose'un çiçeklerini vandalize etmesi de böyle bir olayın sonucunda gerçekleşir. Bir başka önyargı ise Jem'in Atticus üzerindeki önyargısıdır. Erkeklerin hayatlarında çocukluktan itibaren babalarının gücünü sorguladığı durumlar sıklıkla olur. Atticus'un nazik mizacı onun kudretiyle ilgili soru işaretlerine yol açar. Onun olgunlukla karşıladığı durumlar ve sonsuz sabırlı anlayışı çocuklar tarafından belki de zayıflık olarak algılanır. Ancak kuduz bir köpeğin sahneye girmesiyle bu durum değişir. Şeref Tate'in belli bir mesafeden köpeğe atış yapmaya cesaret edemeyerek tüfeği Atticus'a vermesi ve Atticus'un tereddütsüz ve çabuk isabetli bir atış yapması Jem'in kafasını karıştırır. Ardından babasının zamanında Maycomb'un en iyi keskin nişancısı olduğunu öğrenmesi onda bir sevinç duygusu yaratır. Bu da erkekte güce tapınmaya denk düşer. Çünkü daha öncesinde evdeki yardımcıları Calpurnia'dan aldıkları -babalarının dama oyununda rakipsiz olduğu- bilgisi onları pek etkilememişti. Bu yeni perspektif babasının Tom Robinson davasını kaybetmesiyle bir süreliğine yeniden dağılır. Burada çocuk aslında babasını değil, babası üzerinden adalet kavramını da sorgulamaya başlar ki burayı ayrı bir başlık olarak ele alacağım. Bir başka önyargı durumu Bay Dolphus Raymond'la ilgili. İnsanlar tarafından bilinen hikayesi şöyle: zamanında siyahi bir kadınla birlikte olduğunu öğrenen nişanlısı kendisini tüfekle vurarak intihar ediyor ve adam o günden bu güne her zaman sarhoş dolaşıyor. Kasabadaki insanlarca sevilmeyen bir tip. Atticus da çocuklarının onunla takılmasını pek istemiyor. Ancak mahkeme sahnesinde Tom Robinson'ın avukat Bay Gilmer tarafından çapraz sorguya alındığı bir anda gözyaşlarını tutamayarak dışarı çıkan Dill'le geçen bir sahnelerinde bu önyargının ne kadar mesnetsiz olduğunu görüyoruz. Bay Dolphus ona kese kağıdından toparlanması için bir içecek verdiğinde hepimiz doğal olarak bunun alkol olduğunu düşünüyoruz. Çünkü adam alkolik, güpegündüz sendeleyerek yürüyor ve kese kağıdına sarılmış bir sıvıyı bir çocuğa teklif ediyor. Ancak çocuk içtikten sonra gülümsüyor ve bunun Coco Cola olduğunu söylüyor. Scout neden insanlara olduğundan daha kötü görünmeye çalıştığındaysa şöyle cevap veriyor: "Bazı insanlar yaşam tarzımdan hoşlanmıyor. E, ben de cehenneme kadar yolunuz var diyebilirim, hoşlanıp hoşlanmamanız umurumda değil diyebilirim, ama demiyorum. Benden hoşlanmamak için bir nedenleri olsun istedim. Bir nedene sığınmak insana iyi geliyor. Neden böyle yaşadığımı, böyle yaşamak istediğim için böyle yaşadığımı asla, asla anlamıyorlar." Bu açıklamayı bir çocuğa yapıyor bay Dolphus. Çünkü çocukların algıları yetişkinlere göre daha filtresizdir. Söylenenleri doğrudan algılamakta iyidirler. Özellikle de doğrudan söylenenleri. Her neyse Bay Dolphus bu sahnede öncesinde edindiğimiz bir önyargıyı yıkarak sempatimizi kazanıyor. Burada Atticus'un Scout'a Öcü Radley üzerinde kurmasını tembihlediği empatiyi kendi de dahil pek çok kasabalının kurmamış olduğunu görüyoruz. Calpurnia dava bölümü esnasında Jem ve Scout'ı siyahların kilisesine götürüyor. Orada bulunan iki beyaz çocuk olarak başlangıçta yadırgansalar da babaları Atticus'un siyahi bir adamın savunmasını ele alması durumu yumuşatıyor ve genel olarak hürmet görüyorlar. Siyahların kilisesindeki ibadet ediş, ilahi okuyuş şekillerinin farklı olması, içlerinden yalnızca dört kişinin okuma yazma bilmesi, bağış toplamanın bir anlamda haraca dönmesi gibi durumlar yaşanıyor. Haraç diyorum çünkü iyi yapmak "zorundaysan" buna başka ne diyebilirim bilemedim. Ancak kaderi pamuk ipliğine bağlı bir cemaat üyelerinin birbirlerine bu kadar sert bir biçimde sahip çıkmak zorunda bırakılmalarının ardındaki motivasyonu da okuyucunun anlayabileceğini düşünüyorum. Çünkü bu bağış parası Tom Robinson'ın karısı Helen'e gidecek. IRKÇILIK: Hitler, Tom Robinson, Alexandria Hala ve Calpurnia, Bay Ewell Irkçılık konusu kitabın ana ekseni aslında. Çeşitli kostümlerle sıkça ortaya çıkıyor. Öncelikle öğretmenin okulda verdiği gazete kupürleri kesilerek sınıfta anlatılması ödevinin sonucunda ortaya çıkan bir Hitler muhabbeti var. Bizim elimizdeki bilgi Atticus'un Scout'a Hitler'in manyağın teki olduğunu söylemesi ve kötü biri olduğuyla sınırlı. Hitler ve Yahudilerin durumundan biraz bahsedilince öğretmen açıkça Hitler'i kötüleyerek Yahudilerin ne kadar mükemmel insanlar olduklarını, bulundukları topluma her zaman katkı yaptıklarını, ana vatanlarından sürgün edildiklerini ve tarih boyunca acı çekmiş oldukları gibi bir savunmaya girişiyor. Pozitif ırkçılığı da yine bu kategori altına almak gerekiyor sanırım. Bir mikro ırkçılık olarak Alexandria Hala Finchlerin evine yerleştiğinde Atticus'tan Calpurnia'yı kovmasını istiyor. Çünkü Scout özelinde onu fazla şımarttığını, siyahi adetlerini ona geçireceğini ve bunun hanımefendi (!) olmasının önünde büyük bir engel teşkil ettiğinin altını çiziyor. Atticus burada Calpurnia'yı savunarak konuyu kestirip atıyor. Ancak iyilerden olması beklenen bir karakterin bile doğrudan düşman olmasa da stabil perspektifine sızmış bir ırkçılık olduğunu seziyoruz burada. Maycomb'da mesele biraz da bu zaten. Yapılan şeyler aslında doğrudan ırkçılık değil. Siyahlar beyazlardan neden daha aşağıdır. Çünkü önceden aşağıdaydılar, bu kadar basit. Gelenekçi bir kasabadan gelenekçi bir tutuş. Beyazlarla evlenemezler, onlara diklenemezler ve mahkemede onlara karşı asla haklı çıkamazlar. Siyahları ırkçılık yapacak kadar ciddiye almazlar. Onlar zaten aşağıdadır ve kendileri de bunu bilmektedir. Burada bir savaş yok aslında. Elbette en büyük ırkçılık temsili Bay Ewell ve kızı üzerinden Tom Robinson'a yöneltilen ırkçılıktır. Mesele bir suç süsü üzerinden işlese de Atticus mahkemede asıl konunun ırkçılık olduğunu ortaya çıkarır. İşleri tersine çevirerek masum bir adamın yalnızca teninin renginden dolayı elektrikli sandalyeyi boylamasının önüne geçmeyi dener. ADALET: Gelişmemiş toplumlarda kendi adaletini sağlama mekanizması doğru oranda ilerler. Onlar çeteleşir ve kendi işlerini kendileri görmeye çalışırlar. Ancak yönetildikleri unsur akıl değil, öfkedir. Mahkeme günü öncesi Tom Robinson'ı hücresinden alıp linç etmeye gelen çete bunun bir örneğidir. Onlara göre aslında siyahlar için mahkeme bile gereksizdir. Mahkeme beyazların iç hesaplaşmalarının yeridir. Suçlu bir zenciyi bir köpek gibi öldürmekte sorun görmezler. Ancak duygusal bir motivasyonla hareket ettiklerinden bu sahnenin çözümü de Scout'ın onlara yanlışlıkla insan olduklarını hatırlattığı bir sohbet girişimi sonucunda meydana gelir. Dağılırlar. Atticus mahkemede adaleti sağlamak için durumun altından girer üstünden çıkar ve oldukça makul gerekçeler öne sürerek Tom Robinson'ın masumiyetini ortaya çıkarmaya çalışır. Vicdanlara seslenir ve insan haklarının tüm insan olanlar için eşit bir şekilde uygulanması gerekliliğini ortaya koyar. Mahkeme sahnesinde beyazlar salonun içindeyken siyahlar yukarıda balkonlara tıkışmış durumdadırlar. Yani mahkemede adaletsizlik teoriden önce mekanda pratiğin içinde başlamıştır zaten. Tom Robinson'ın aleyhindeki kanıtların ikincilliği ve güvenilmezliği, baba ve kız tanıkların ifadelerinde birbirleriyle çelişkili unsurların olması, olayın gerçekleşme şekliyle Tom'un fiziksel durumu arasında apaçık bir imkansızlık durumu olmasına rağmen jürideki beyaz adamlar Tom'u suçlu bulurlar. Çünkü Tom Bay Ewell'in kızını darp edip tecavüz ettiği için değil, siyah bir adam olduğu için suçludur. Ortada apaçık tarafgir bir tutum vardır. Bu spesifik bir davanın neticesinde olan bir durum değildir. Bu Maycomb'un köklü aileleri kadar eski bir önyargının devamıdır. Siyahi adam suçludur çünkü siyahi adam suçludur. Yani geleneksel kurallar modern dönemlerde çoğu zaman bir totolojidir. Jüri için mesele gerçeğin ne olduğu değil, yalnızca renk. Bir başka adalet anı da kitabın sonunda şerif Tate'in Bay Ewell cinayetini örtbas etmesinde gizlidir. Öcü Radley, Jem ve Scout'u korumak için onu öldürdüğünde Tate bunu kendi bıçağının üstüne düşmesi sonucu bir kaza olarak yorumlar ve kayda böyle geçirir. Burada göründüğü kadarıyla yalnızca suçu örtbas etmek için değil Arthur Radley'nin sosyal izolasyonunu korumak amacıyla da hareket eder. Çünkü insanların böyle bir şey için Arthur'un kapısına dayanıp ona çiçekler ve pastalarla teşekkür edeceğini bilmektedir. İşte Bay Ewell böyle bir yavşaktır. Yine de onun mahremiyetini korumak adına böyle bir adım atar. Bireysel vicdan ağır basar ve olay kapanır. Şimdi adalet hususunda genel olarak pozitif figürler görüyoruz. Atticus, Yargıç Taylor, Şerif Tate gibi şahıslar adaleti gerçekten gözetiyor gibi görünmekteler. Hatta Yargıç Taylor, Atticus'un huyunu suyunu bildiğinden onu bu dava için atıyor. Negatif figürler olarak da önümüzde kocaman bir jüri var. Burada şunu sormalıyız: İyi insanlar mı, iyi sistemler mi? Bence bütün kitabı bu soru üzerinden okumak mümkün. ATTICUS: Atticus kendine ayrı bir başlığı hak ediyor. Az buçuk entelektüel eğilimi olan herkesin hemen sevip benimseyeceği bir karakter ve romandaki zaman çizgisi boyunca herkes ve her şey için elinden geleni yapıyor gibi görünüyor. Ancak biz kurtlu olduğumuzdan gelin Atticus'u biraz dövelim. Son sorudan başlayalım. İyi insanlar mı iyi sistemler mi? Atticus iyi bir insan bu bariz bir şey. Ancak iyi bir sistemde olmadığının farkında. Buna rağmen mahkemede bu sistemin çarklarına güvenerek hareket ediyor. Irkçı olduğunu bildiği jüriyi ikna etmeye kalkıyor. Ancak problemin bir ikna problemi olmadığı çok açık. Jüri geleneği takip ediyor, aklıselimle ilgilenmiyor. E dolayısıyla da bir kez daha hayal kırıklığına uğruyor. Peki kaybedeceğini bildiği halde bu mahkemedeki duruşu bize ne anlatıyor? Acaba Atticus'un atanmış olması üzerinden de düşünecek olursak kaybedeceğini bildiği bir savaşta ahlaki üstünlüğü elde tutmak adına boşuna kürek çekmiş olabilir mi? Çünkü şunu merak ediyorum: kaybedeceğin bir davayı üstlenmek sistemi mi değiştirir yoksa bireysel vicdanı tatmin eden bir olgu mudur? Ayrıca mahkemeyi kazanması durumunda Maycomb gibi dar görüşlü bir kasabada neler yaşayacağını tahmin etmek çok da zor olmasa gerek. Rutininin bir çok yönü zindana dönüşürdü ve hatta hayati tehlikesi bile olabilirdi. Ayrıca romanın duygusal perspektifine girdiğimizde dava kaybedildiğinde Atticus'a daha çok üzülüyoruz. Onun tepkilerini görüyoruz. Onunla hemhal oluyoruz. Yani siyah adamı savunan beyaz adam duygusal olarak daha karlı çıkıyor bu durumun içinden. Beyaz vicdan siyah acıya karşı galip geliyor. Burası önemli bir nokta bence. Kitap üzerine aktif bir şekilde tartışılan bir eksen ayrıca. (White savior tartışması) Üzerine düşünmeyi size bırakıyorum. Atticus'un bozuk sistemin içinde onunla uyum içinde yaşamaya çalıştığını görüyoruz. Buradan şu sonuç çıkar: o bir reformisttir, devrimci değildir. Çocuklarını alıp sistemin daha iyi olduğu bir bölgeye göç etmez. Kendi memleketinde savaşmaya devam eder. Bunu bir cesaret mi yoksa konfor alanı olarak mı görmek de sizin bakış açınızla alakalı bir konu. Bildiğim düşman, bilmediğim dosttan daha iyi olabilir mi? Ama reformizmin sakıncalı bir durumu vardır. Şöyle ki sistemle savaşmaya sistemin içinden devam ederseniz şöyle bir ön kabulde bulunmuş olursunuz: sistemin içinden sistemle savaşılabilir. İşte bu ön kabul sistemin meşrulaştırılmasına sebep olabilir. Atticus'un cesaretini kuşkusuz kabul ediyor ve alkışlıyorum. Ancak sistemi sarsmadıktan sonra, taşları yerinden oynatmadıktan sonra cesaret nedir ve neye yarar? Konu hukuk ya da adaletse önceliğimiz erdem mi yoksa etki mi olmalı? Erdem diyorsanız iyi insanlar bulmalıyız, etki diyorsanız iyi sistemler yaratmalıyız. Çünkü jürinin erdemsizliğine kızmış olsak da sistem tam anlamıyla işliyor gibi görünüyor. Bu noktada okurun gözüyle Maycomb ahalisinin gözlerini birbirinden ayırmalıyız. Kendinizi unutun. Maycomb halkının gözünde jüri yanlış yapmadı yalnızca gelenekten gelen ırkçı refleksi uyguladı. Sistem buydu. Oraya getirilebilecek başka bir jüri kararı değiştirmezdi. Aslında Atticus'u dövelim mi yoksa pamuklara mı saralım sorusunun cevabı yukarıdaki total soruya verdiğiniz cevapla şekillenecek. Yani iyi sistemler diyorsak ağzını burnunu hemen kıralım. Fakat iyi insanlar olmadan dünya olmaz diyorsanız o zaman pamuklara saralım. FİLMLE KARŞILAŞTIRMA: Bir filmin doğal olarak kitapta geçen her şeyi içermesini beklemek haksızlık olur. Pek çok sahne konulmamış, kronolojiyi takip etmiyor ve yer yer yüzeyde kalan bir yanı var. Kitabın düşünsel derinliğini taşımadığını söyleyebilirim. Ancak kitap okunduktan sonra filmin izlenmesi dönemin haritalandırması, güneyli ağzı ve davranışları, kılık kıyafetler gibi ögelerle dönemin atmosferini görselleştirme açısından kitabı pekiştirir diye düşünüyorum. Kitapta ana karakterimiz Scout Finch. Eksen onun etrafında dönüyor. Filmde ise ana karakter mahkeme. Olaylar bir an evvel mahkemeye bağlanıyor ve çocukların arasındaki ilişkiler ve perspektif kırılmaları biraz yüzeysel kalıyor. Mahkeme ana eksene geldiğinden Atticus parladıkça parlıyor. Amerikalı beyaz bir adalet sembolü haline geliyor ve onun performansını izliyoruz. Kitaptaki sistem sorunsalı filmde eksik kalmış. Filmde olayımız Atticus'un avukatlık becerileriyle ilgili gibi görünüyor. Aşırı parlatılmış mahkeme sahnesi, Atticus (Gregory Peck)'a yakın çekimler Tom Robinson ve onun durumunu silikleştiriyor. Yukarıda değindiğim white savior kısmına daha yakın olduğunu düşünüyorum. Kitabın adı Bülbülü Öldürmek'se filmin adı Atticus Bülbülü Nasıl Kurtaramadı olabilir. Çünkü filmde kurtarılmaya çalışılan şey Tom'un hayatından ziyade Atticus'un vicdanı gibi. Ki bu da sinemanın bir cilvesi olabilir. Çünkü film izlerken bir yüz ararız, bir yüze odaklanırız. Kendimizi bir karakterin yerine koyarak deneyimi derinleştiririz. Oysa kitaplar daha geniş bir perspektif sunarak okuru parçalara bölerek birden fazla cephede savaştırır. Kamera izleyicinin gözleri olduğundan aynı anda ancak bir perspektifi bize gösterebilir. Ve kitap bu perspektifi Scout olarak belirleyip pek çok yere bakarken film perspektifi Atticus olarak belirleyip yalnızca ona bakıyor. Yine de casting çok kuvvetli olmuş. Karakterler gözünüze gerçekten oturuyor. Bu açıdan oldukça başarılı buldum.
Edebiyat
Bülbülü ÖldürmekHarper Lee · Epsilon Yayınevi · 202088,6bin okunma
·
247 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.