·293 syf.··Beğendi
···Okunma: 23 Şubat 2026 21:59 Hamnet’i alalı epey olmuştu. Ancak hem yüksek lisans dönemimin yoğunluğu hem de kitabın filminin çekileceğini duymam nedeniyle okumayı özellikle filme yakın bir zamana bırakmak istemiştim. Ve nihayet bitirdim.
Kitap daha ilk paragrafından itibaren beni hikâyenin içine çekti. Sonunu bildiğim bir hikâyeyi okumama rağmen merakla, büyük bir heyecanla sayfaları çevirmeye devam ettim. Bu his bana İşte Böyle Oldu ve Kırmızı Pazartesi’yi hatırlattı; sonu malum olan bir hikâyede bile gerilimin ve duygunun eksilmemesi…
Kitap 2020 yılında yayımlanmış ve aynı yıl prestijli Women’s Prize for Fiction ödülünü kazanmış. Romanın çıkış noktası, William Shakespeare’in küçük yaşta hayatını kaybeden oğlu Hamnet. Ancak gerçekte Hamnet hakkında da, ölümüne dair de bilgiler oldukça sınırlı ve belirsiz. Ölümüyle ilgili farklı görüşler mevcut; hatta Shakespeare’in ünlü trajedisi Hamlet’in oğlunun ölümüne bir gönderme olduğu iddiası bile kesinlik kazanmamış. Yazar, işte bu küçük ve muğlak tarihsel bilgiden yola çıkarak güçlü bir kurgu inşa ediyor.
Romanda odak noktası Shakespeare değil; eşi Agnes. Hikâye iki zamanlı bir kurguyla ilerliyor: Şimdiki zaman, olayın yaşandığı andan başlıyor; geçmiş ise Agnes ile eşinin tanışma ve evlenme sürecini, Agnes’in köklerini ve iç dünyasını anlatıyor. Bu geçişler hikâyeyi katmanlı ve derin kılıyor. Kitabın ilk bölümünün hem başlangıcı hem de bitişi beni derinden etkiledi. Hatta o kadar ki, uzun süre etkisinden çıkamadığım için ikinci bölümü okumaya cesaret edemedim. Özellikle Agnes’i okurken içim parçalandı. Ona sarılmak, “Ağla, kız, bağır, öfkelen… Sen de yıkılabilirsin. Her zaman güçlü olmak zorunda değilsin.” demek istedim. Onun güçlü duruşunun altında biriken kırılganlığı görmek çok sarsıcıydı.
Yasın, acının ve kaybın herkes için farklı yaşandığını bilsem de burada objektif olamadım; eşine çok kızdım. Daha doğrusu, Agnes’i yalnız bırakmasına, onun her şeyle tek başına mücadele etmesine içerledim. Bazı fedakârlıklar insanı dışarıdan güçlü gösterse de, içte açılan yarayı iyileştirmiyor. Zaman geçse de o yara hep taze kalabiliyor.
Yazar, Agnes’i bir eş ve bir anne olarak o kadar derin ve incelikli işlemiş ki okurken kendinizden, annenizden ya da hayatınızdaki güçlü kadınlardan parçalar bulmanız çok olası. Dili son derece akıcı; satırlar adeta kendiliğinden ilerliyor, asla yormuyor. Yoran tek şey, konunun ağırlığı ve taşıdığı acı. Bazen durup nefes almak, okuduklarınızı sindirmek istiyorsunuz.Ben kitabı büyük bir merak ve sevgiyle okudum; ama derin bir hüzünle bitirdim.