·516 syf.··Beğendi
···Okunma: 12 Temmuz 2019 23:25 Aşk sandığımız şey, belki de kaybetmeyi kabullenemeyen bir hafızanın inşa ettiği en güzel yalandır.
İnceleme biraz uzun, şimdiden söyleyeyim; ama yerinde olsam ben okurdum. :)
Hadi başlayalım…
Romanı okuyalı epey zaman oldu. Dizi çıkınca hem diziyi izledim hem de kitaba yeniden göz attım.
Bu romanı her düşündüğümde aklıma ilk gelen şey bir aşk hikâyesi değil; bir insanın kaybı kabullenemeyişinin hikâyesi oluyor. Kemal’in Füsun’a duyduğu şeyin adını koymak zor. Aşk demek kolay ama yetersiz. Saplantı demek açıklayıcı ama eksik. Bence bu roman, aşk ile sahip olma arzusu arasındaki o karanlık sınırda dolaşıyor.
Aslında bu konu çok detaylı işlenebilir. O dönemin aşklarını günümüz bakış açısıyla değerlendirmek veya değerlendirmemek, o zamanki davranışları bugünün normlarıyla karşılaştırmak… Üzerine konuşulacak çok şey var. Ancak oralara çok girmeyeceğim.
Ayrıca Orhan Pamuk bu romanda bize sadece Kemal ile Füsun’un ilişkisini anlatmıyor; dönemin İstanbul’unu, sınıf farklarını, hatıraların nesnelere nasıl yapıştığını ve insanın kendi kendini nasıl yavaş yavaş tükettiğini de gösteriyor.
Eğer bu romanı yirmili yaşlarımda okusaydım belki bir aşk romanı derdim ya da daha fazla romantize edebilirdim. Ancak şimdi tam olarak bir “aşk romanı” diyemiyorum. Evet, ortada bir aşk var ama nasıl bir aşk?
Kemal’in Füsun’a duyduğu şey sevgi olmaktan çok bir sahip olma isteği ve kaybetme korkusunun büyüttüğü bir saplantı gibi geliyor bana. Nişanlı olduğu hâlde Füsun’la ilişki yaşaması, onu kaybettikten sonra yıllarca hayatını onun çevresinde kurması, aslında kendi içindeki boşluğu doldurma çabasını gösteriyor.
Kitabı okurken Kemal’e ciddi anlamda sinir olmuştum. Onun aşkı romantik değil; bencil ve sahiplenici. Füsun’u bir özne olarak değil, kendi duygusal eksikliğini dolduracak bir nesne gibi görüyor.
Kemal’in, Füsun’un dokunduğu, kullandığı hatta çöpe attığı nesneleri alıp saklaması beni en çok düşündüren şey oldu. Sigara izmaritleri, tokalar, çatal-kaşıklar, küçük gündelik objeler… Bunlar sadece birer hatıra değil; Kemal’in Füsun’u kontrol edemediği yerde onun varlığını dondurma çabası gibi geliyor bana. Füsun’a sahip olamıyor ama eşyalarına sahip oluyor. Sevilen kişinin yokluğunu, ona ait nesnelerle telafi etme arzusu gibi. Kemal için eşya, Füsun’un yerine geçmiyor ama onun eksikliğini dolduruyor. Sanki her eşya bir kanıt: “Bu yaşandı, ben uydurmadım, o vardı.”
Bu noktada kendime şu soruyu sordum: Kemal Füsun’u mu seviyor, yoksa onunla yaşadığı duygunun hatırasını mı? Hatta daha ileri gideyim; Kemal gerçekten seviyor mu? Cevap verecek olursam evet seviyordu ama sevmenin tek bir tanımı, tek bir davranış biçimi, tek bir anlatımı yok. Bundan dolayı seviyordu diyebiliyorum.
Diğer karakterimiz Füsun ise roman boyunca tamamen Kemal’in bakış açısından gördüğümüz biri. Bu yüzden onun iç dünyasını net bir şekilde göremiyoruz. Kemal’in anlatımında Füsun hem kırılgan hem ulaşılmaz, hem saf hem mesafeli. Ama bu çelişkiler belki de Füsun’un değil, Kemal’in iç dünyasının yansıması.
Bana göre Füsun, Kemal’in anlattığı kadar masum değil ama Kemal’in onu yerleştirdiği kadar güçlü de değil. Sınıfsal olarak yukarı çıkma çabasında olan; ama aynı zamanda kendi özgürlüğünü de arayan bir genç kadın.
Kemal, Füsun’un mutlu olmasını istiyor gibi görünüyor. Ama aslında onun kendi hayatından çıkmasına tahammül edemiyor. Onu özgür bırakmıyor; bekliyor, izliyor, hayatını onun çevresinde kuruyor. Kendi yaşamını askıya alıyor ama bunu fedakârlık gibi yaşıyor.
Bu yüzden Kemal’in aşkı bana karşılıksız bir adanmışlıktan çok, kendi benliğini Füsun üzerinden kurma çabası gibi geliyor. Füsun yoksa Kemal de eksik. Ve bu eksiklikle yüzleşmek yerine bir müze kuruyor.
Romanın en çarpıcı ve özgün tarafı ise bu müze fikri. Yazar sadece bir hikâye anlatmıyor; o hikâyeyi maddi bir mekâna dönüştürüyor. Bu başlı başına edebi bir cesaret.
Kemal’in eşyaları biriktirmesi ilk başta kişisel bir takıntı gibi görünüyor. Ama zamanla bunun bir “anlatı kurma” biçimine dönüştüğünü görüyoruz. Her eşya bir bölüm başlığı gibi, her vitrin bir anı. Burada hayran olduğum şey şu: Roman, müzenin kendisi gibi kurgulanmış. Bölümler adeta birer sergi odası. Okurken ben de o müzede dolaşıyormuş gibi hissettim.
Bu fikrin gerçek hayatta da bir müzeye dönüşmesi ise edebiyat ile hayat arasındaki sınırı kaldırıyor. Yazar sadece bir roman yazmıyor; bir mekân tasarlıyor, bir hafıza alanı yaratıyor. Bu anlamda bu proje bana göre yalnızca bir roman değil, edebi bir sanat işi.
Romanın en ilginç boyutlarından biri de Orhan Pamuk’un kendisini metnin içine dahil etmesi. Bu durumu ilk olarak yüz yılı aşkın süre önce yazılan Unamuno’nun Sis romanında görmüştüm ve okurken yazar ile karşılaşınca çok şaşırmış ama bu duruma da hayran olmuştum. Kemal’in yazarla konuşması, hikâyesini ona anlatması, kurmaca ile gerçek arasındaki çizgiyi de bir nevi kaldırıyor. Kemal anlatıyor, yazar dinliyor, sonra yazıyor; biz de okuyoruz.
Ayrıca roman sadece bireysel bir hikâye değil; aynı zamanda 70’ler ve 80’ler İstanbul’unun panoraması. Nişan törenleri, televizyon akşamları, mahalle hayatı, sınıfsal ayrımlar…
Kemal’in üst sınıfa ait dünyası ile Füsun’un daha mütevazı yaşamı arasındaki fark, aşkın önünde görünmez ama güçlü bir bariyer gibi duruyor. Bu sınıf meselesi, ilişkilerindeki gerilimi derinleştiriyor. İstanbul ise görsel bir fon değil; yaşayan bir karakter gibi anlatılıyor. Değişen sokaklar, apartmanlar, gündelik alışkanlıklar…
Bu roman bana aşkın yüceltilmiş hâlini değil; karanlık, sahiplenici ve insanı kendi içine kapatan yanını gösterdi. Ve bunu yaparken sadece bir hikâye anlatmadı; o hikâyeyi somut bir mekâna dönüştürdü.
Masumiyet Müzesi, aşkın değil; hafızanın romanı. Ve hafızanın bazen ne kadar acımasız olabileceğini gösteren güçlü bir edebi anlatı.
⸻
Şimdi biraz da roman ve dizi arasındaki farklara değineyim.
Romanda Füsun’u yalnızca Kemal’in gözünden tanıyoruz. Davranışlarını Kemal’in duygusal filtresinden geçirerek okuyoruz. Bu nedenle Füsun bir karakterden çok bir imgeye dönüşüyor.
Dizide ise kamera Kemal’in zihninde değil; olayların içinde. Üstelik kadın bakışının belirgin şekilde hissedildiği bir anlatım var. Bunun en önemli sebeplerinden biri de yönetmenin kadın olması. Kitapta hikâye bütünüyle Kemal’in iç sesiyle kurulurken, dizide Füsun daha görünür ve daha özne bir karakter hâline geliyor. Bence bu çok da güzel olmuş. Bu değişim, eserin tonunu ve anlamını; hem kitabı okuyup hem diziyi izleyenler için bakış açısını da farklılaştırıyor.
Romanda Kemal’in takıntılı hâli okuyucu için rahatsız edici bir boyuta ulaşıyor; en azından genel kanı bu yönde. Dizide ise bu takıntı daha romantize edilmiş gibi duruyor. Görsel anlatım Kemal’i daha “âşık adam” çerçevesine yaklaştırıyor. Romanın bu bakımdan rahatsız edici tarafı dizide biraz yumuşuyor. Belki de Kemal’i Selahattin Paşalı’nın canlandırmasının da etkisi vardır, bilemiyorum. :)
Roman boyunca Füsun’u hep Kemal’in kurduğu çerçevede görüyoruz. Onun iç dünyasına doğrudan erişemiyoruz. Bu bilinçli bir tercih ve romanın en güçlü yanlarından biri: okur olarak sürekli şüphe duyuyoruz.
Dizide ise Füsun’un bakışları, suskunlukları, hayal kırıklıkları daha belirgin. Onun arzularını, sıkışmışlığını ve sınıfsal mücadelesini daha net hissediyoruz. Bu da karakteri daha güncel ve daha feminist bir okumaya açık hâle getiriyor.
Romanın en güçlü yönlerinden biri İstanbul tasviri. 70’ler ve 80’ler İstanbul’u sadece bir arka plan değil; yaşayan bir organizma gibi. Apartmanlar, sokaklar, televizyon programları, nişan törenleri, gazino kültürü… Hepsi detaylı ve nostaljik bir atmosfer kuruyor. Romanı okurken adeta bir şehrin dönüşümünü de görüyor ve hissediyoruz.
Dizide ise dönem atmosferi var ama roman kadar ayrıntılı değil. Şehir daha çok sahnelerin geçtiği estetik bir arka plan gibi. Romanın sunduğu o toplumsal panorama dizide daha sınırlı kalıyor.
Roman ve dizi aynı hikâyeyi anlatıyor gibi görünse de aslında farklı duygular yaratıyor.
Roman bana bir erkeğin hafızasında kaybolmuş bir aşkın hikâyesini hissettirdi.
Dizi ise bir kadının o hafızanın içinde nasıl sıkıştığını gösterdi.
Kitap daha rahatsız edici, daha içe dönük ve daha zihinsel.
Dizi daha görünür, daha dengeli ve daha duygusal.
Buraya kadar okuduysan gerçekten tebrik ediyorum.
Ayrıca Kitabı okumadıysan bence oku, diziyi izlemediysen bence izle, müzeye gitmediysen bence git :)