·272 syf.··Beğendi
···Okunma: 02 Mart 2026 19:18 Frankenstein ya da Modern Prometheus, İngiliz yazar Mary Shelley (1797–1851) tarafından yazılmıştır. Yazarın bu romanı henüz 18 yaşındayken kaleme almaya başlaması, en az romanın konusu kadar ilgi çekicidir.
Roman, bilime ve bilimsel çalışmalara ilgi duyan kahramanımız Victor Frankenstein’ın yarattığı, çok uzun boylu, iri yapılı ve yüzünü görenin çirkinliğinden ürktüğü korkunç bir varlığın hikâyesidir. Yarattığı canlı o kadar ürkütücüdür ki, Frankenstein onun canlandığını gördüğünde dehşete düşer ve hızla oradan uzaklaşır. Bana göre romanın en çarpıcı yanı tam da burada başlar. Büyük bir emekle yarattığı canlıdan yaratıcısının kaçması oldukça şaşırtıcıdır. Böyle bir varlık, hiçbir sorumluluk üstlenmeden kendi başına bırakılmamalıdır. Yazarın burada, insanların sorumlu oldukları şeylere gereken özeni ve ihtimamı göstermesi gerektiği mesajını vermek olduğunu düşünüyorum.
Dünyaya bir bebek gibi gelen yaratık, hayatı kendi deneyimleriyle tanımaya çalışır. Öğrenme süreci boyunca insanlardan saklanmak zorunda kalır. Onu yaratan bile yüzüne bakmaya tahammül edememişken, diğer insanlardan farklı bir yaklaşım beklemek zordur. Romanın ilk bölümlerinde yaratığın insanlardan daha insancıl düşündüğünü ve davrandığını görürüz. Sığındığı bir kulübeden gözlemlediği bir aile sayesinde konuşmayı, okumayı ve yazmayı öğrenir. Geceleri onlara odun toplayarak yardım eder; fakat kendini hiç göstermez. Zamanla bu aileyle bağ kurma ve onlara yakın olma ihtiyacı dayanılmaz hâle gelir. Günlerce hayalini kurduğu yakınlaşma ise ne yazık ki gerçekleşmez ve büyük bir hayal kırıklığı yaşar.
Roman boyunca kendimi yaratılan ve terk edilen bu varlığın yerine koydum. Onun yaşadığı yalnızlığı ve bunalımı derinden hissettim. İnsanlardan beklediği ilgiyi ve yakınlığı göremeyen yaratık, doğal olarak insanlara düşman kesilir. Açıkçası ben, onun yaptığı eylemleri yargılama hakkını ne kendimde ne de insanlıkta gördüm. Sorumluluk ve suç, bana göre yaratıcı Frankenstein’a aittir.
İnsanların da bilinmeyeni tanıma ve anlama gibi bir çabası yoktur. Ötekileştirilen ve kabul görmeyen bir varlık, zamanla gerçekten canavarlaşabilir. Roman bunu çok başarılı bir şekilde gösteriyor. Eğer yaratık kabul görseydi, kim bilir insanlık için ne güzel şeyler yapabilirdi.
Romanın dili samimi ve yoğun. Shelley’in anlatımı, okuru karakterlerin dünyasına çekerken aynı zamanda insanın doğası ve sorumlulukları üzerine düşünmeye yol açıyor. Yaratığın yalnızlığına ve Victor’un çaresizliğine empati kurmamak çok zor.
Özetle Frankenstein; or, The Modern Prometheus, bir yandan bilimsel merakın ve insan yaratıcılığının sınırlarını sorgularken, diğer yandan sorumluluk, önyargı ve toplum ilişkileri üzerine derin bir trajedi sunuyor. Yaratık masumdur, Victor sorumsuzdur ve yalnızlık kaçınılmazdır. İnsanlık ise kendinden olmayan her şeye karşı mesafeli ve soğuktur.
Belki de Frankenstein’ın asıl gücü burada yatıyor: Yaratığın yüzündeki çirkinlikten çok, insanlığın kalbindeki soğukluğu göstermesinde. Mary Shelley bize sadece bir “canavar” hikâyesi anlatmıyor; insanın sorumluluktan kaçtığında, ötekini anlamaya yanaşmadığında ve korkularının arkasına saklandığında neler kaybedebileceğini gösteriyor. Gerçek canavar bazen yaratılan değil, anlamayı reddedendedir.
Yüzyıllar geçse de Frankenstein, insanın vicdanına sormaya devam ediyor: Sevgi ve kabul mü, yoksa korku ve dışlama mı? Seçim her zaman insanın kendisine ait. Seçim elbette kendisine ait fakat sonuçda kendisine ait olabilmeli. Yüzleşmeyi ve kabul etmeyi öğrenebilmeliyiz.