Bugün, canım kadınlar Kezban ve Nihal ile birlikte kurduğumuz mini grubumuz #Güçlükadınlarokuyor’un ilk kitabı olan Pal Sokağı Çocukları’nın yorumuyla geldim.
Hikâyemiz Budapeşte’nin Pal Sokağı’nda başlıyor. Önce Pal Sokağı çocuklarıyla tanışıyoruz. Aralarındaki dostluk, bağlılık, dürüstlük ve merhamet daha ilk sayfalarda kalbinize dokunuyor.
Okul çıkışında toplandıkları arsada oyunlar oynuyorlar; en sevdikleri ise “askercilik.” Her birinin bir rütbesi var. Grubun lideri, zekâsı ve sağduyusuyla öne çıkan Boka. Rütbeleri o belirliyor: teğmenler, üsteğmenler. Kendisi ise komutan. Alınan kararlar kara kaplı bir deftere kaydediliyor; disiplin onlar için bir oyun değil, ciddiyet meselesi.
Bu grubun içinde bir de Nemecsek var…
Zayıf, çelimsiz, sarışın bir çocuk. Rütbesi olmayan tek asker. Verilen her görevi sorgusuz yerine getirmek zorunda. Ama belki de grubun en büyük yüreğine sahip olan yine o.
Bir gün, Pasztor kardeşlerin de içinde bulunduğu Kızıl Gömlekliler grubunun lideri Feri Ats arsalarına gelir ve bayraklarını alır. Bu olay iki grup arasındaki gerilimin başlangıcı olur. Boka, korkmadıklarını göstermek için cesur bir plan yapar. Nemecsek ve Csónakos, Kızıl Gömleklilerin mekânına gizlice girerler ve bir ağacın gövdesine raptiyeyle bir not tuttururlar.
PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI BURADAYDILAR!
Plan kusursuzdur. Uygulanır.
Ama o not bir savaşı başlatır.
Kızıl Gömlekliler misilleme kararı alır. Kendi adaları top oynamaya uygun değildir; bu yüzden gözlerini Pal Sokağı çocuklarının arsasına dikerler. Kurallar belirlenir. Hazırlıklar yapılır.
Oyun, bir savaşa dönüşür.
Tam da bu noktada Nemecsek, yakalanıp maruz kaldığı ceza yüzünden hastalanır. Savaşa katılamayacaktır.
Ama asıl savaş belki de burada başlar…
Pal Sokağı olmasa da bizler de Özlem Sokağı çocuklarıydık. Bizim de bir arsamız vardı ve o arsada sayısız anı birikti. Hatta bir gün bir kütüğün üzerinden atlarken dizimin altından küçük bir parça kopmuş, izi kalmıştı. Hâlâ yerli yerinde durur o iz. Her baktığımda arsayı ve çocukluğumu hatırlarım. Sokakta oynamanın, paylaşmanın, birlikte büyümenin ne demek olduğunu bilen bir nesildik biz. Bugünün çocuklarına bakınca teknoloji elbette hayranlık uyandırıyor; bilgiye ulaşımı hızlandırıyor, imkânlar sunuyor. Ama kattıklarının yanında eksilttikleri de insanın içini acıtıyor. Belki de bu yüzden bu kitabı okurken içim daha da burkuldu.
Pal Sokağı Çocukları, sizi sadece bir hikâyeye değil, kendi geçmişinize götürüyor. Mutlu anılarınızı hatırlatırken, içinizi yakanları da su yüzüne çıkarıyor. Final bölümüne geldiğinizde de yoğun bir duygusallığın içine çekiliyor ve “Böyle bitmemeliydi…” diyorsunuz.
Kitabı bitirdiğimde şunu düşündüm: İyi ki yazarımızın eski edebiyat öğretmeni bir edebiyat gazetesi çıkarmaya karar vermiş ve ondan küçük bir ricada bulunmuş. Belki de o küçük istek olmasaydı, Pal Sokağı Çocukları hiç doğmayacaktı.
Çocukluğumuzun geçtiği o arsalar dönüşüme uğramış olsa da, içimizde hep yerli yerinde kalacak.
Keyifli okumalar