İnsan basit tesadüflerden, inatla unutmaya çalıştığı fakat her seferinde daha ağır bedeller ödeten tekrarlardan oluşan bir çember içinde dönüp duruyordu. Her adım bir hatıra, her nefes
bir yük, her an bir sınavdı.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İnsan, sevdiği birini kaybedince gün ışığını da kaybeder, hayat puslu bir kederin gölgesi altında kalır. Hele vicdan kör bir bıçak gibi yüregin orta yerine saplanıp kalmışsa ne ölmek mümkündür
ne de iyi olmak. Bir gün, bir şey ya da birini bekler hep, ne zaman ne ya da kim olduğunu bilmeden. Şifalı bir dokunuş, sihirli bir öpücük ya da bazen sadece sıradan bir tesadüf...
Demek ki aşk hırpalamadan, yıpratmadan, yormadan da yaşanabiliyordu. Fakat artık her şey kolayca elde edildiği gibi kolayca kaybetmeye de önayak oluyordu. Aradaki nesil farkı, bu dönüşümün temeliydi aslında. Zamanın döngüsü içinde değişen toplum ve insan; artan ihtiyaçlar, hırslar ve kaygılar karşısında kendini savunmaya
geçmiş, bu yeni düzene uyum çabası ise beraberinde hız, kolaycılık, kaos ve duygusal yozlaşmayı getirmişti. Bencillik en baskın karakter özelliğiydi, kimse kimseye değer vermiyordu artık.