“Eğer siz vazgeçmezseniz, bahar gelmekten hiç vazgeçmeyecek.” Bu cümle, bazen hayatın sert rüzgarlarıyla savrulan her ruh için bir pusula niteliğinde. Özgür Balpınar’ın kaleminden çıkan Woody, tam da böyle bir savruluşun, kayboluşun ve yeniden doğuşun masalsı hikayesini anlatıyor.
Hikaye, 2000 yıllık devasa bir porsuk ağacının heybetli gölgesinde, yemyeşil bir tepede başlıyor. Kırmızı meyveleri güneşin altında birer yakut gibi parlayan bu bilge ağaç, tepenin koruyucusu gibidir. Ancak bir sonbahar günü, fırtına o küçük kırmızı meyvelerden birini annesinin kucağından çekip alır. Küçük meyve, rüzgarın kollarında vadiye doğru sürüklenirken dudaklarından tek bir kelime dökülür: “Hoşça kal…” Bu bir son değil, toprağın derinliklerinde başlayacak olan sessiz bir mücadelesinin ilk adımıdır.
Toprakla buluşan o küçük çekirdek, yağan ilk yağmurlarla birlikte kabuğunu çatlatır ve yeryüzüne “merhaba” der. Artık o, gökyüzüne uzanmaya hevesli minicik bir fidan olmuştur. Derken bir gün, kanat sesleriyle birlikte yanına bir sığırcık kuşu konar. Kuş, ona zorluklara rağmen hayallerine kavuşan üç ağacın masalını anlatır ve bu küçük fidana bir isim bahşeder: Woody. O artık ismini de ormanını da çok seven, geleceğe umutla bakan bir ağaçtır. Ancak hayat her zaman güneşli ve rüzgarsız değildir.
Bir gün ormana yabancılar gelir; ayaklarında çizmeleri, üzerlerinde parlak kıyafetleriyle insanlar... Woody’nin o taze, yeşil dalları koparılır, gövdesine yapılan bir müdahale ile dünyası yavaş yavaş griye dönmeye başlar. Yeşil yaprakları kahverengiye bürünür, çiçekleri dallarından dökülür. Woody, artık çiçek açamayacağına, bir ağaç bile sayılamayacağına inanmaya başlar. İçindeki o canlı renkler solmuş, yerini derin bir keder almıştır. Sabırla beklediği aylar, mevsimler geçer ama o bir türlü