·144 syf.··Beğendi
···Okunma: 07 Mart 2026 12:53 "PLEVNE"
"Rus orduları Başkomutanı General Grandük Nikola Romanya Prensi Karol'a şu telgrafı gönderdi: Yardımımıza geliniz. Nereden isterseniz, nasıl isterseniz, ne şekilde isterseniz Tuna'yı geçiniz; fakat bir an önce yardımımıza koşunuz. Türkler bizi mahvediyorlar; Hristiyanlık davası kayboluyor."
Tarih kitapları okumayı seven ve özellikle Türk tarihine meraklı biri olarak, elime geçen her yeni kitap beni heyecanlandırır. Ama bazı kitaplar vardır, sadece bilgi vermez; bize o anı yaşatır, o savaşın içine çeker, komutanlarla birlikte strateji tartışıyormuş hissi uyandırır.
Birkaç sayfa okuduktan sonra, tarihi bir savaşı bir tarihçiden okumakla gerçek bir komutandan okumak arasındaki farkı hemen anlıyoruz. Yazar, Plevne'yi anlatırken savaş hatlarını çiziyor, Plevne çevresindeki stratejik yerlerin ve köylerin Plevne'ye olan uzaklığını belirtiyor. Bu detaylar öyle bir gerçeklik katıyor ki anlatıya, kendimizi Osman Paşa'yla beraber savaş planlarını tartışıyor gibi hissediyoruz.
Bir komutan gözüyle savaşı görmek, harita üzerinde hareketleri takip etmek, stratejik kararların ardındaki mantığı kavramak...
Bu kitabı eşsiz kılan da bu.
Osman Paşa, 19 tabur ve 54 top mevcuduyla 192 kilometre katederek geliyor Plevne'ye. Yorgunlar, bitkinler... Ama imkânsızı başarıyorlar. Öyle bir savunma hattı kuruyorlar ki, dünyanın hiçbir yerinde eşi benzeri yok. 19. yüzyılda Plevne'deki gibi bir savaş meydana gelmemiştir.
İlk üç saldırıyı üstün bir başarıyla savuşturuyorlar. Rus ordusu her seferinde perişan olup geri çekiliyor. Ama dördüncü saldırı... İşte orada çaresizlik başlıyor. Aylar süren kuşatma, tükenen erzak, biten cephane, soğuk, açlık, hastalık... Ve sonunda teslimiyet.
Osman Paşa'nın teslim olması yürek burkucu. Ama asıl mesele şu: O teslim olduğunda bile komutandı. Öyle bir komutan ki, düşmanları bile ona büyük saygı duyuyordu. Artık Osman Paşa denince aklıma sadece Plevne gelmeyecek. Onun şahsında, sadece zaferlerle değil, yenilgilerde bile nasıl onurlu durulacağını gören bir komutan gelecek.
Rusları zaten sevmezdim. Ama bu kitap sayesinde Bulgarlara karşı da bir nefret oluştu içimde. Verdikleri sözlere rağmen, köyde kalan bütün Türkleri katlettiler. Hasta, yaralı, kadın, çocuk dinlemeden... Hastanedeki yaralıları bile öldüren bir vahşet bu. Rusların yaptığı ise ayrı bir alçaklık. Esir aldıkları 43.000 Türk askerinden sadece 15.000'ini Rusya'ya sağ salim götürebildiler. Geri kalanı soğukta, açlıkta, hastalıkta can verdi. Bu rakamlar, insanlık tarihinin kara sayfalarına geçecek türden.
Kitabı okurken can sıkıcı bir gerçek daha çarpıyor yüzümüze: Abdülhamid'in yanlış atamaları, saçma sapan imzaladığı sözleşmeler... Bir komutan Plevne'de canı pahasına savaşırken, sarayda alınan yanlış kararlar, imzalanan hatalı anlaşmalar...
Savaş filmleri izlemeyi seven, geçmişte savaşların nasıl olduğunu merak eden herkes, bu kitabı zevkle okuyacaktır. Çünkü Plevne, sıradan bir savaş anlatısı değil; bir milletin ölümüne sahip çıktığı değerlerin destanıdır.
Eser, bir savaş anlatısı, bir milletin onur mücadelesinin, bir komutanın dehasının ve düşmanın vahşetinin gözler önüne serildiği bir başyapıt. Türk tarihine meraklı herkesin kütüphanesinde mutlaka bulunması gereken. Plevne dendiğinde hâlâ gözlerimiz dolar, yüreklerimiz kabarır. Çünkü orada atalarımız bize sadece bir toprak parçasını değil; nasıl onurlu durulacağını da miras bıraktı. Bu mirasa sahip çıkmak, Plevne'yi unutmamaktan geçer...
Ve unutmayalım: Plevne'de yazılan destan, sadece geçmişin değil, geleceğin de ışığıdır.
Kitapla Kalın.