10/10
·212 syf.··
Beğendi
·
2026 45. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 03 Mart 2026 00:00
"CADI NEŞTERİ" Cadı olmak sadece kadına bahsedilen bir ayrıcalıktır. Bunun sebebi kadının doğurganlık özelliğidir. Güçlü büyüler doğurganlık özelliği olan insanlar tarafından yapılmalıdır. Efendi'nin yolunu kabul etmiş olan kadına "Cadı" denir. Efendi'nin yolunu kabul eden erkekler ise "Yoldaş" veya 'Satanist' olarak adlandırılır. Cadılar ve Satanistler, Efendi'nin dünyadaki temsilcileridir. Kitabı okurken bir anda kendimi 1986'nın soğuk bir Ocak gününde, Lefkoşa Türk Lisesi'nin koridorlarında buldum. Ama bu sıradan bir okul hikâyesi değil. Burası, akran zorbalığının bir cana mal olduğu, zengin ailelerin gölgesinde cinayetin örtbas edildiği bir yer. Bir yandan 1980'lerin Kıbrıs'ında kayboluyor, dönemin gazete manşetlerini okurken tarihin tozlu sayfalarını aralıyoruz. Kabarık saçlar, dönemin kültür-sanat olayları, yaşam tarzı... Yazar tüm bu nostaljik öğeleri öyle bir işlemişki satır aralarına incelikle serpiştirmiş. Bu da okurken kendimizi bildiğimiz bir anı deryasının içinde bulmamızı sağlıyor. Ama asıl mesele şu: O masum görünen 1980'ler atmosferi, Gotik Edebiyat'ın en önemli figürlerinden biri olan Cadı ile buluşunca işler değişiyor. Ölen genç, sıradan biri değil; çok güçlü bir cadının torunu. Ve intikam için Goetika adlı kadim bir büyü kitabındaki şeytanlar çağrıldığında, nostalji yerini kanımızı ısıtan bir korkuya bırakıyor. Hepimiz biliyoruz aslında bu hikâyeyi: Kenar mahallede oturan, elleri kınalı, fal bakan kadınlar... Çocukken korkar, büyüyünce "boş işler" der geçerdik. Peki ya o kadınların bildiği bir hakikat varsa? Ya da daha önemlisi, onların ötekileştirilmesi, aslında toplumun kendi karanlığından korkmasıysa? İnanç'ın anneannesi Sitare işte tam olarak bu. Çingene, cadı, büyücü... Ne derseniz deyin. Ama kitap boyunca soruyoruz kendimize: Sitare gerçekten kötü mü, yoksa sadece ezilenlerin sessiz çığlığı mı? Ben burada asıl can alıcı noktanın şu olduğunu düşünüyorum: Sitare'nin büyüsü, aslında sistemin içindeki çürümüşlüğün bir yansıması. O büyü yapmasa, torununun katilleri yine yanlarına kâr kalacaktı. Zengin ve nüfuzlu aileler, parası olmayan bir gencin ölümünü nasıl olsa unutturacaktı. Adaletin olmadığı yerde, cadılık bir hak arayışı mıdır? Bu çocuklar, bir yandan He-Man figürleriyle oynarken, diğer yandan bir cinayetin ağırlığını omuzlarında taşıyor. Kabarık saçları, vatkalı ceketleri, Atari salonlarında geçen günleri... Tüm bu masum görüntülerin altında, kapkara bir gerçek yatıyor. Ve belki de en rahatsız edici olan: Bu çocuklar canavar değil. Onlar da birer mağdur aslında. Sistemin, ailelerinin, dönemin ruhunun yetiştirdiği, ötekileştirmeyi öğrenmiş, "biz" ve "onlar" ayrımını içselleştirmiş gençler. Akran zorbalığından adalet sisteminin yanıltılmasına, İkinci Dünya Savaşı'nın karanlık deney odalarından cadı ayinlerine ve kara büyülere kadar çok geniş bir yelpazede ilerliyoruz. Ölen sadece İnanç değildi; o soğuk Ocak gününde bir devrin masumiyeti de can verdi Lefkoşa sokaklarında. Kitabın en büyük özelliği, 1980’lerin popüler kültür öğelerini bir korku hikâyesinin merkezine ustalıkla yerleştirmesi. Bir anda Ajda Pekkan şarkıları eşliğinde büyüyen gerilim, Zeki Müren besteleriyle dans eden şeytan imgeleri, Michael Jackson kliplerine sinen ölüm… Tüm bu öğeler, yazarın kalemiyle âdeta bir film karesi gibi gözümüzde canlanıyor. 1980’lerin neon ışıklarının altında, kanlı bir intikamın gölgesinde kaybolmaya hazır olanlar için yazılmış bir başyapıt. Okurken sık sık "Acaba gerçekten öyle miydi?" diye düşünecek, ama bir yandan da sayfaları çevirmekten kendinizi alamayacaksınız. Bir daha kasetçalarlarınıza ya da Atari kumandanıza aynı gözle bakamayabilirsiniz. Çünkü o masum görünen objeler, bu romanda cadının neşteri kadar keskin bir hal alıyor. Kitapla Kalın.
Edebiyat
Cadı NeşteriGürkan Uluçhan · Herdem Kitap · 202624 okunma
·
43 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.