Fatih Duman’ın Âmâ kitabını okurken zihnimde oluşan temel duygu, kitabın kapağında yazan "Somuncu Baba romanı" ifadesiyle içerik arasında belirgin bir mesafe olduğu oldu. Kitabı elime alırken Somuncu Baba'nın hayatını, düşüncesini ve tarihî kişiliğini daha yakından tanıyacağımı düşünmüştüm. Ancak kitap boyunca Somuncu Baba ile ilgili verilen bilgilerin oldukça sınırlı kaldığını fark ettim. Anlatı daha çok farklı karakterlerin iç dünyası ve tasavvufî semboller etrafında ilerliyor. Bu nedenle kitabın "Somuncu Baba romanı" olarak sunulması bende beklenti ile içerik arasında bir uyumsuzluk hissi oluşturdu.
Kitapta beni rahatsız eden bir diğer konu ise Somuncu Baba'ya atfedilen bazı olağanüstü anlatıların tarihsel bir gerçek gibi aktarılması oldu. Özellikle Ulu Camii'de verdiği ilk cuma vaazından sonra insanların onu caminin her kapısından çıkarken gördüğünü söylemesi gibi anlatılar bana oldukça problemli göründü. Bu tür olayların tarihsel bir dayanağı olmadığı halde gerçek bir olay gibi sunulması okuyucuda yanlış bir tarih algısı oluşturabilir.
Bunun yanında hikâye içinde bu tür anlatılara şüpheyle yaklaşan karakterlerin şüphelerinin çoğu zaman "nefisten gelen bir ses" olarak yorumlanması da dikkatimi çekti. Oysa sorgulamak ve şüphe etmek hakikati aramanın doğal bir parçasıdır. Bir okuyucunun zihninde oluşabilecek makul soruların bu şekilde yorumlanması, ister istemez okur üzerinde manevi bir baskı oluşturuyor gibi hissettirdi.
Tasavvuf geleneğinde menkıbelerin olduğunu ve bunların sembolik anlamlar taşıyabileceğini biliyorum. Ancak bu tür anlatılar tarihî gerçeklik ile açıkça ayrıştırılmadan verildiğinde, özellikle de gerçek kişiler üzerinden anlatıldığında, bu durumun sorunlu olduğunu düşünüyorum. Bir insanın manevî büyüklüğünü anlatmak için doğrulanamayan olağanüstü hikâyelere ihtiyaç duyulması da ayrıca düşündürücü. Bana göre gerçekten büyük insanlar, efsanelerle değil, düşünceleri, ahlakları ve bıraktıkları etkilerle değer kazanır.
Kitabın önsözünde yazarın "Kâri"ye hitaben yazdığı ve kitabın aslında bir dertleşme olduğu, fakat sonrasında insanların bunu basıp kapak yaparak kitap haline getirdiği yönündeki açıklaması da bana çok samimi gelmedi. Çünkü ortada yayımlanmış, basılmış ve satışa sunulmuş bir eser var. Bir yazarın yazdıklarının kitap olarak yayımlanmasına sanki kendisi dışında gelişmiş bir durum gibi yaklaşması, özellikle de birçok kitap yayımlamış bir yazar söz konusu olduğunda, okuyucu açısından biraz çelişkili görünüyor. Yazmak elbette bir iç dökme, bir dertleşme olabilir; ancak bu metinlerin yayımlanması ve satışa sunulması da bilinçli bir tercih gibi duruyor.
Sonuç olarak Âmâ'yı okurken bende oluşan temel soru şu oldu: Tarihî şahsiyetler etrafında kurulan anlatılar, okurun sorgulama hakkını gölgelememeli ve kurgu ile tarih arasındaki sınır daha açık olmalı. İnanç, sorgulamayı bastırarak değil, hakikatle yüzleşmeye izin vererek güçlenir..