Okuduğum en güzel kitaplardan birisi. "Türkçe fantastik eser niye yok?" gibi bir tartışmayı anlamsız kılar tek başına. Birbiriyle ilgisiz gibi gözüken bir sürü küçük (ve muhteşem) hikayeyi anlatıp, sonunda bunların arasında ustaca bağlantılar kurarak beni hayran bırakmıştır kendisine İhsan Oktay Anar. Kitapta çoğu yerde gerçek ve hayalin arasındaki sınırın belirsizleşmesi kitaba mistik bir hava da katmıştır.
Şahsi fikrimce, Anar’ın zihnini en fazla meşgul eden fikirlerden zaman yolculuğu üzerine olan bölümler daha bir ilginçti sanki. Kaç asır önceki insanların zihinlerinde boşluk içinde sonsuz hıza ulaşıp zamanda yolculuk yapma fikrinin oluşması ne kadar inandırıcılıktan uzak olsa da…
Keşke Uzun İhsan’ın söyledikleri için muhtemel karşı tezler de olsaydı kitapta demeden edemedim yalnız. Misal ihsan kalkıp, bütün her şey ben onların öyle olduğunu düşündüğüm için varlar derken dünya denen şeyin algılamaktan ibaret olduğunu söylüyor sonucunu çıkarmıştım. Bu fikrin kaçınılmaz sonuçlarından biri de -ya da sarmalın bir diğer ucu da- aslında her şeyin biz öyle düşündüğümüz için öyle oldukları değil, var olan her şeyin bizi o olanlar gibi düşünmeye zorlamasıdır. Örnek vermek gerekirse vazonun düşüp kırılması sonrasında Uzun İhsan, ben onun düşeceğini düşündüm onun için düştü derken, bir an sonra, tabii aslında vazo düştüğü için ben de onun düştüğünü düşünmek zorunda kalmış olabilirim diyebilir aslında. Vazonun düşüşünün sebebi Uzun İhsan’ın düşünceleri midir yoksa Uzun İhsan’ın düşüncesinin sebebi aslında vazonun düşüşü müdür. “ben sana demeseydim sen yine de o vazoyu düşürecek miydin acaba?”
Bu karşı tezi ileri sürmüyor kitap. Zaten finalde kendi tezini daha da sağlamlaştırarak İhsan’ın cebinde para olduğunu düşünmesiyle paranın cebinde oluştuğunu söyleyerek bu karşı teze hiç pabuç da bırakmıyor anar.
Aslında Anar sıradan insanların hayatlarını anlatmakta oldukça başarılı ama bir de epik bir roman yazsa diye geçiriyorum içimden.
İhsan Oktay AnarPuslu Kıtalar Atlası