Yüreğimin Sesini Dinle, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git ’in bıraktığı duygusal boşluğu tamamlayan bir devam hikâyesi gibi. İlk kitapta büyükannenin sesini takip ederken, bu kez torunun kendi iç sesine kulak veriyoruz. Benim için bu geçiş, sanki aynı hikâyenin başka bir odasından içeri girmek gibiydi; tanıdık ama bambaşka bir atmosfer.
Susanna Tamaro en güçlü yanı yine kendini gösteriyor: duyguları saklamadan, süslemeden, olduğu gibi anlatması. Bazı cümlelerde durup nefes alma ihtiyacı hissettim; çünkü karakterlerin iç hesaplaşmaları bana da kendi içimde bir şeyleri yoklattı. “Kalbin sesini dinlemek” fikri, özellikle günümüzün hızına kapıldığımızda kulağa romantik bir slogan gibi geliyor ama kitap bunu gerçekten yaşayan bir insanın ağzından duyuruyor. Bu samimiyet hoşuma gitti.
Kuşaklar arası bağlar ve kadın kimliği temaları da romanda güçlü bir şekilde hissediliyor. Büyükannenin yaşadıklarıyla torunun bugünü arasında kurulan köprü, bana aile hikâyelerinin aslında hiç bitmediğini, sadece el değiştirdiğini düşündürdü. Yazarın kişisel olanı toplumsal olanla birleştirme biçimi, romanın duygusal etkisini artırıyor.
Tabii bazı yerlerde duygusal yoğunluk o kadar yükseliyor ki, anlatı biraz “hayat dersi” vermeye kayıyor. Bu bölümlerde metnin doğal akışı hafifçe kırılıyor; sanki yazar bir anlığına karakterleri bırakıp doğrudan okura konuşuyor gibi. Ayrıca romanın iç dünyaya bu kadar odaklanması, dış dünyayı ve yan karakterleri biraz gölgede bırakmış. Bu da zaman zaman hikâyenin ritmini yavaşlatıyor.
Yine de Yüreğimin Sesini Dinle, içsel yolculuklara meraklı olanlar için değerli bir kitap. Ben okurken hem kendi geçmişimi düşündüm hem de sezgiyle mantık arasında gidip gelen o ince çizgiyi. Yazarın sakin ama derin anlatımı, insanı kendi içine doğru çağıran bir etki yaratıyor.