Puan vermedi·272 syf.····Okunma: 13 Mart 2026 07:42 Seksen Günde Dünya Gezisi, Jules Verne’den okuduğum ikinci kitap oldu. İlki Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’tı ve o romanı özellikle fikir olarak çağının ötesinde bulmuştum; detaylar, tasvirler ve anlatım gerçekten çok güçlüydü. Bu kitapta o kadar derinlik olmasa da oldukça akıcı, macerası yerinde ve kendini okutmayı başaran bir hikâye var. Kısaca, bir bahis sonucu dünyanın çevresini 80 günde dolaşmaya çalışan bir adamın yolculuğunu okuyoruz. Bu yolculuk boyunca trenler, gemiler, filler gibi farklı ulaşım araçlarıyla Süveyş’ten Hindistan’a, Hong Kong’dan Amerika’ya uzanan bir rota çiziliyor ve bu hareket hâli kitabın en sürükleyici taraflarından biri oluyor.
Ama bazı noktalarda aksadığını hissettim. Yola çıkış fikri güzel olsa da “bahis” hissi çok güçlü geçmiyor; daha sağlam bir zemine oturtulsa çok daha etkileyici olabilirdi. Başlangıç da biraz hızlı geldi bana; karakterleri tam tanıyamadan yolculuğun içine giriyoruz. Ama bunun sebebinin büyük ihtimalle dönemin gazete tefrikası geleneği olduğunu düşünüyorum; yani okuru hemen hikâyeye sokma isteği. Normalde bir karakteri, yolun ortasında bile olsa tanımak isterim ama burada Fogg’un bilinçli olarak mesafeli bırakıldığını hissettim. Yazar, onun gizemini korumayı tercih etmiş. Bu robotik ve matematiksel soğukkanlılığın karşısında Passepartout tam bir insani dengeleyici görevini üstleniyor. Fogg ne kadar kusursuz bir planın parçasıysa, yardımcısı o kadar hayatın içinden, hata yapmaya meyilli ve duygusal. Bu zıtlık, hikâyeyi ayakta tutan en önemli dengelerden biri.
Yolculuk kısmı oldukça keyifli; özellikle Aouda’nın kurtarılması ve fil ile yapılan seyahat en sevdiğim bölümlerdi. Fogg’un soğukkanlı ve matematiksel ilerleyişi karakter olarak hoşuma gitti. Ama bazı olayların fazla tesadüfi ilerlemesi ve bazı imkânsızlıkların kolayca çözülmesi maceranın etkisini yer yer zayıflatıyor. Ülkelerin anlatımı da Denizler Altında Yirmi Bin Fersah’taki gibi derin değil; daha yüzeysel, biraz turistik bir his bırakıyor. Buna rağmen Passepartout ve Fix gibi karakterler daha canlı ve akılda kalıcı.
Bunun yanında karakterlerin sürekli başkalarına yardım etmesi, kendi hayatlarını hiçe sayacak noktaya gelmeleri bence hikâyenin en değerli taraflarından biriydi. Hikâyenin sonu için şunu söyleyebilirim: Bazen hayat insana kaybetmiş gibi hissettirse de aslında başka bir yerden kazandırır. Maddi bir bahsi kaybetmenin eşiğindeyken, bir insanın kalbini kazanmanın (Aouda ile olan bağın) aslında yolculuğun en güzel kazanma şekli olduğunu görüyoruz. Biz çoğu zaman kaybettiklerimize odaklanıp kazandıklarımızı görmezden geliriz. Bu kitabın bende bıraktığı en güzel düşünce de buydu. Bu yüzden Jules Verne’den bir kitap daha okuyacağım kesin.