10/10
·180 syf.··
Beğendi
·
2026 61. kitabı
·
370 günde okudu
·
Okunma: 10 Mart 2026 00:00
"YARIN ÇOK UZAKTI" "En kötüsü de geliyorum diye bağıran şeyleri göremeyen ve ağır bedeller ödemek durumunda kalan bu çocukları çaresizce seyretmekti. Tecrübe yaşanarak kazanılıyordu. Anlatmakla olmuyordu..." Zaman… Herkesin dilinde bir ilaçtır o. Acıları dindirir, yaraları sarar, geçmeyen her şeyin ilacıdır derler. Peki ya zaman ilaç değil de hastalıksa? Ya her tik takla biraz daha kayboluyorsak kendimizden? Zaman değişir, mekânlar değişir, insanlar değişir ama iyileştirmez, belki alıştırır çokça. Kaçımız fark ettik ki zamanın geçtiğini ama yaraların durduğunu? İyileşmek diye bir şey yok belki de; sadece acıyla yan yana durmayı öğrenmek var. O acı artık canını yakmaz olana kadar beklemek değil, onunla aynı odada nefes almayı başarmak. Doksanlı yılların İstanbul'u... Şehrin en hızlı dönüştüğü, eskiyle yeninin çarpıştığı, insanların bir yandan geçmişe tutunup bir yandan geleceğe koştuğu yıllar. Tam da bir kadının iç dünyası gibi: Ne tam burada, ne tam orada. Ne tam geçmişte, ne tam gelecekte. Sürekli bir arafta salınan. Kitabın içindeki kadın anlatıcı... Aslında o, hepimiz değil miyiz? Geçmişiyle yüzleşmek zorunda kalan, kaybettiklerinin muhasebesini yapan, hatıraların içinde kaybolan herkes. Büyük bir tutkuyla yaşadığı ama kaybettiği aşkı anlatırken, aslında kendini anlatıyor. Çünkü her aşk hikâyesi, biraz da anlatanın hikâyesidir. O dönemin hatıralarını yaşıyoruz âdeta. İnsanlar gider ama hatıralar kalır. Eski mekânlar, sokaklar, şarkılar, kokular... Bir anda geçmişin bir anına fırlatır insanı. Bir kahve kokusu, bir yağmur sonrası toprak kokusu, bir pasajın loş ışığı... Ve işte o an, yıllardır unuttuğunu sandığın her şey yeniden canlanır. Doksanların İstanbul'unda bir kadın... Tünel'de bir kafede otururken, Kadıköy rıhtımında vapur beklerken, Beyoğlu'nda bir pasajda vitrinlere bakarken aslında hep aynı şeyi arıyor: Kendini. Kaybettiği aşkta değil, kaybettiği kendinde. İlk görüşte aşk... Kim inanır ki gerçek hayatta var olduğuna? Ama oluyor işte. Göz göze gelmek, bir anda zamanın durması, etraftaki her şeyin silinmesi ve sadece o an, o bakış, o insan... Leyla ve Levent'in hikâyesi de böyle başlıyor. Staj yaptığı işyerinde karşılaştığı Levent'e ilk görüşte âşık olan Leyla, farkında bile değil o bakışın hayatını nasıl kökünden değiştireceğinin. Daha birbirleriyle konuşma fırsatları olmadan, aralarında kuvvetli bir çekim oluşuyor. Kelimelerden önce gelen o sessiz anlaşma, o manyetik alan... İkisi de toz pembe bulutların üzerinde. Romantik film sahnelerini aratmayan bir ilişki başlıyor. Her şey çok güzel. Belki de fazla güzel. Çünkü hayat, böyle masumane güzellikleri pek barındırmaz içinde. Leyla, Levent, Can ve diğerleri... Her biri birer karakter değil, birer duygu aslında. Kimimizde Leyla'nın tutkusu var, kimimizde Levent'in kararsızlığı, kimimizde Can'ın teslimiyeti. "Herkesin herkesten bir beklentisi olduğu bu hayattan alacağımız çok." Ne kadar doğru. Beklentilerle başlıyor her şey. Birinden bir şey bekliyoruz, o bizden başka bir şey. Ve bu beklentiler çarpıştıkça, ilişkiler yıpranıyor. İkili ilişkilerdeki inişli çıkışlı güzergâh bazen öyle yoruyor ki, insan pes etmek istiyor. Mutlu son'lara rastladığımız tek yer ise masallar oluyor. Gerçek hayat daha çok mutsuzlukların toplamı sanki. Peki neden? Herkes sevilmek istiyor bu hayatta. Öyleyse bunca mutsuzluk neden? Herkes sevilmek istiyor ama kimse sevmeyi bilmiyor. Herkes anlaşılmak istiyor ama kimse anlamaya çalışmıyor. Herkes sahiplenilmek istiyor ama kimse sahiplenmeyi göze alamıyor. Leyla'nın hikâyesi, hepimizin hikâyesi. Yanlış seçimler, doğru sandıklarımız, görmezden geldiğimiz gerçekler, düştüğümüzde bize uzanan eller, yeniden ayağa kalkma cesareti... Ve belki de en önemlisi: Her şeye rağmen, hâlâ umut edebilmek. Hâlâ sevebilmek. Hâlâ hayata tutunabilmek. Leyla bunu başardı. Peki ya biz? Kendi hikâyemizde, kendi düşüşlerimizde, kendi kalkışlarımızda... Biz de başarabilecek miyiz? Belki de cevap, Leyla'nın hikâyesinde gizli. Okuyan herkesin, kendinden bir parça bulacağı o hikâyede. Belki de varoluş hikâyemiz budur: Kaybettiklerimizle yoğrulup, kalanlarla yeniden şekillenmek. Doksanların İstanbul'unda bir kadın olmak ya da bugünün İstanbul'unda bir kadın olmak... Değişen şehir, değişen insanlar, değişen duygular. Ama değişmeyen bir şey var: Kendimizi bulma çabası. Belki kaybederek, belki unutarak, belki hatırlayarak. Ama hep arayarak. Kitapla Kalın.
Edebiyat
Yarın Çok UzaktıElif Yılmaz Göktan · Metinlerarası Kitap · 202511 okunma
·
63 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.