Bu kitabı okurken kendimi bir savaşın ortasında değil de, insanların kalbinin en kırılgan yerlerinde dolaşıyormuş gibi hissettim…
İlyada ilk bakışta büyük bir savaşın hikâyesi gibi duruyor. Ama sayfalar ilerledikçe fark ediyorsun ki aslında anlatılan şey ne kılıçların çarpışması ne de orduların gücü. Asıl anlatılan, insanın içindeki fırtına. Özellikle Akhilleus… Gücüyle değil, öfkesiyle iz bırakıyor. Gururunun peşinden giderken hem kendini hem de etrafındakileri nasıl yavaş yavaş tükettiğini görmek beni gerçekten sarstı. Bazen insanın en büyük düşmanı yine kendisi oluyor, bunu çok derinden hissettim.
Bir de Hektor var… Onu okurken içimde sürekli bir hüzün vardı. Çünkü o, savaşmayı seçen değil, savaşmak zorunda kalan biri gibi. Ailesi için, sevdikleri için, şehri için direniyor. Onun o sessiz cesareti ve kaçınılmaz sona doğru yürüyüşü beni en çok etkileyen şeylerden biri oldu. Sanki başından beri kaybedeceğini biliyorsun ama yine de onun için umut etmekten kendini alamıyorsun…
Kitap boyunca dostluklar, kayıplar, gurur, öfke ve pişmanlık iç içe geçiyor. Hiçbir duygu yüzeyde kalmıyor, hepsi insanın içine işliyor. Bazı anlarda durup düşündüm: Gerçekten güçlü olmak ne demek? Yenilmemek mi, yoksa duygularına rağmen ayakta kalabilmek mi?
İlyada bana şunu hissettirdi: En büyük savaşlar dışarıda verilenler değil. Asıl savaş, insanın kendi içinde verdiği. Ve bazen en güçlü görünen insanlar bile en derin yaraları taşıyanlar oluyor. Kitabı bitirdiğimde içimde garip bir boşluk ve uzun süre geçmeyen bir düşünce hali kaldı… Sanki sadece bir hikâye okumadım, insan olmanın ağırlığını biraz daha hissettim.
#işbankasıkültüryayınları ,#dünyaklasikleri,#leylaninkitapdunyasi