Dostoyevski bu eserde bize sadece bir cinayetin anatomisini değil, kibrin ve vicdan azabının insan zihnini nasıl paramparça ettiğini anlatıyor. Raskolnikov’un kendini kanunların ve ahlakın üstünde, "olağanüstü" bir insan olarak görüp o baltayı eline almasıyla başlayan hikaye, aslında cinayet işlendikten sonra asıl dehşetine kavuşuyor.
Kitap boyunca Raskolnikov'un o daracık, tabut gibi odasında onunla birlikte terliyor, her kapı çalındığında yüreğinizin ağzınıza geldiğini hissediyorsunuz. Petersburg’un o boğucu, kasvetli sokaklarında sadece polisten değil, kendi zihninden kaçan bir adamın psikolojik çöküşünü izlemek tam anlamıyla sarsıcı bir deneyim. Kitabın yüzümüze çarptığı asıl soru şu: Yüce bir "ideal" uğruna işlenen suç, cezasız kalabilir mi? Vicdan, kanunlardan daha acımasız bir yargıç değil midir?
Okumayanların çok şey kaybettiği, okuyanların ise zihninden asla silemediği o karanlık başyapıt...