BEN KISA ÇÖPÜ ÇEKTİM
9/10
·480 syf.··
Beğendi
·
2026 5. kitabı
·
215 günde okudu
·
Okunma: 22 Mart 2026 00:44
'İnsanlık' dediğimiz soyut ama karşılığı somut olan düzlem tüm dünyayı aynı çatı altında birleştirir. Bir zamanlar yaşamış olan, şu anda yaşayan ve daha sonra yaşayacak olan tüm insanları içine alır dünya dediğimiz şey ve burada olan bitenler bütün insanların hikayesidir. Yazılan çizilen şeyler güç üzerine ve güçlülerin hayatını okunur kılsa da 'önemsiz' çoğunluğun katkıları da mühimdir. Bu hikayede yani insanlığın tarihinde günümüze yaklaştıkça çoğunluk giderek azalır ve azaldıkça bireyin dünyasına dönüşür yaşananlar. Modern hayat bu demektir: İki farklı dünyada yaşamak. Kamusal dünyadan benlik takıntılı bir özel dünyaya çekilirken, yine de topluluğa yenilir, kendi minik zaferlerinin peşinde koşarsın. Yorulursun, dinlenirsin ve yaşamaya devam edersin. Onları affedersin, mecbursun. Ağır bir yükü taşımaya çalışmak gibidir yaşamak... Altında ezilsen de susarsın. Taktikler geliştirirsin, değişirsin, verirsin, alırsın, kendinle kavga ede ede o yükü taşırsın yine de. Görevinin bu olduğu öğretilir, bırakıp hiçbir yere gidemezsin. Bu ihtiyar yuvarlağın köşeleri yoktur. Saklanamazsın... Dörtte üçü sularla kaplıdır. Çırpındıkça batarsın... Zengin bir kaynakça ile yazılmış bu kitap. Yazar, 'sıradan' insanların hayatlarını 528 sayfada birleştirmiş. Bireyler üzerinden insanlığa bir kuşbakışı. Enteresan ve keyifli aynı zamanda köşeli; çünkü sıradan insanlar kimsenin umrunda değildirler. Adı bilinmeyen tekiller, toplumun sadece yaşayan fertleri ve diğerleriyle kurduğu ilişki. Mülkiyetin bütün ilişkileri düzenlediği bir çağa denk düşen hayatlar üzerinde toplanan satırlardan üzerinize alınmanız gereken cümleler toplamı. Bir kitapta nelerin altını çiziyorsanız, siz o'sunuz. Yenilgilerimizin mi peşine düşüyoruz yoksa zaferlerimizin mi? Bu kitap şu cümleyle başlıyor: "Hayatım bir hiçten ibaret." Ben de bu cümlenin altını çizenlerdenim. Kitap tarih boyu insanların siyasi, coğrafi, ekonomik, toplumsal her türlü mirasını takip etmenin ve hakkını teslim etmenin yanında insanlığa başka bir yönden daha mahrem bir pencereden bakmış." Belki de yaşadığımız dünya bu tarihin kaçınılmaz bir sonucu olmak zorunda değildir" e kadar açık tutmuş pencereyi. Her insanın gevşek ya da sıkı, zamanın sınırlarını aşıp giden bir iplik demetiyle başka kimselere bağlı olduğunu söylüyor Zeldin. İnsanın kendini dışarıda veya yalnız hissetmesini ise onu geçmişe ve dünyanın belki hiç görmediği yerlerine bağlayan ipliklerden habersiz olması olarak tanımlamış. Bugün insanlık, İlgi ve şefkat ideali ile güçsüz kurbanlar olmaktan çıkma yolundaymış. Zeldin olabildiğince objektif ama aynı zamanda da insanlardan ve gelecekten ümidini kesmeden mevzuyu bağlamış. Karmaşıklaştırılmadan, bölümler halinde usul usul ilerliyorsunuz. Tezi değişik geldi bana. Bakınız ne diyor : imparatorlar ve orduların görünüşte hiçbir şey olmamış gibi emirler vermeyi sürdürmeleri karşısında, bireyler resmi kurumların kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaştığını hissetmiş ve avuntuyu birbirlerinde aramışlardır. Mahrem ilişkilerin örümcek ağıyla sarmalanmış olan dünyada insanlar artık otoriteleri ve otorite adına yapılanmış kurumlar ve onların oluşturduğu hiyerarşik değer katmanlarını çok da sallamadan, yangına karşı saçlarını taramaya devam eden orospulara dönüştü diyor meâlen:)) Tarihte de ilgi odağında böyle kaymalar yaşandığını Roma imparatorluğu ve çürümekte olan bir uygarlığı sarmaya başlayan örümcek ağları üzerinden örneklemiş. Eskiden tüm iplerin merkezi bir noktada buluşacak biçimde tasarlandığını söyledikten sonra ise noktayı koymuş: bugünse artık bir merkez yoktur. Bir zamanlar fatihler kahraman sayılıyordu ama zaptetmek artık imrenilen bir davranış değil, bugün emir verenler cesaret verenlerden daha az seviliyor. Her türlü lider tipine giderek büyüyen bir kuşkuyla bakılıyor çünkü dünya artık yerine getirilmeyen vaatlerden usanmış durumda ve kendisini dinleyecek birini tercih ediyor. Herkesin hayalindeki insanla karşılaşması ihtimali ya da arayışı, her şeyin yoluna gireceğinin garantisi değildir elbette ki, sonuçta durmadan karmaşıklaşan hassasiyetlerle kaplı bir yol bu. Adalet, insanlığın en eski rüyası olarak ele geçmez bir hayalet gibi aramızda dolaşırken, insanların birer birey olarak görülmeye ihtiyacı var; birer hayalet olarak değil. Ve bu kitap bireylerin tarihiyle ilgili şeyler anlatıyor sana. Belki de, yine de belki de ziyan edilmiş olasılıklara meydan vermemek adına farklılıklarımızı bir kenara bırakarak ortak yanlarımızın peşine düşmek, bizlere farklı bir başlangıç noktası sağlayabilir. Tabii ki her koşulda bir insanın nasıl davranacağını önceden kestirmenin asla mümkün olmadığını unutmadan. Karşılaşmaların akıbeti kaygının çıkış noktasıdır ama umut da aynı noktadan harekete geçer ve umut, insanlığın çıkış noktasıdır. Bu şuna benziyor: kapısından girebilmek için belli şartları kabul ederek ve yerine getirerek içeri alındığımız kocaman bir yapı düşünün. Hepimiz öyle ya da böyle girdik içeriye. Kalabalık bize güven verdi. Bunun doğruluğuna kanaat getirdik ve onaylanmayı bekledik. Burada mutlu olmayı bekledik. Sevilmeyi, güvende hissetmeyi, aidiyetin karşılığında sahip olmayı bekledik. Sonra gördük ki, bir karşılığı olmayan bu bekleyişin adı sosyal hayat işte! Bu yapının içinde adaletin olmadığını, eşitsizliğin bizi sarıp sarmaladığını anladığımız anda gözümüzü yeniden kapıya diktik. Cesaret edenler, önden gidenler çoktan dışarıya çıktı. Dışarıda yeniden bir kalabalık oluşmaya başlıyor ve artık herkes bu yapının dışına çıkmak için sabırsızlıkla kapıya koşuyor. Kapı açık, bir kural yok, dışarı çık ve yaşa. İşte bu kadar. Yaşamak üzerine çok fazla düşünüyorsun biraz da yaşa. Çağın anlamı bu. Artık kahramanlara yer yok. Antikahramanlar daha popüler üstelik. İngiliz tarihçi ve yazar Theodore Zeldin de bunun farkına vararak kurmuş cümlelerini. (Adam, günümüzün en önemli yüz düşünüründen biri kabul ediliyor ona göre). Hızlı ve yalnız üyeler kapının açık olduğunu fark etti. Diğerleri de onların peşinde. Bize çok açık saçık, fazlasıyla serbest gelen şey tam olarak ne? Güçsüz kurbanların mağduriyet hikayeleri üzerinden yorumladığımız bu çağın kurallarını bir de diğerlerinden dinlememiz gerekmez mi? Karamsarlıktan kaçarak kişisel avuntulara sığınanlar dünyadan sakladıkları en gizli sırlarını bize de söylesinler. Bozanlardan, aldatanlardan, kaçanlardan, bize bedel ödetenlerden bahsediyorum. Motivasyonlarını dinlememiz gerek. İnsanlar, arzunun denetim altında tutulmak yerine teşviki hak ettiğine ikna olduktan sonra oldu tüm bunlar ve tüketim çılgınlığı başladı. Artık her şey gibi herkes de bir tüketim nesnesi. Masumiyet Müzesi ile Mahsun J arasında salınan hayatlarımızın anlatımını onlar yapmalı. Gece kuşları ve sabah kelebekleri anlatın bize de, nedir bunun sırrı? Çünkü ideal ilişki iki tarafın da diğerinin yaşama sevincine katkıda bulunmasını gerektirir. Sadece almayı değil vermeyi de bilmelidir. Tek yönlü yol alan etki cesaret kırıcı veya yıkıcı olabilir. Kapı bizim dışarı çıkmamız için mi orada, yoksa başkalarının içeri girmesi için mi karar veremedik daha. İçeride kalmakta direnenler, dışarıya çıkmayı gerekli görmeyenler de varken karşılaşma sanatı henüz emekleme çağında. Kendine benzemeyen birine elini uzatmak, ona kulak vermek hâlâ zor. Çünkü sevgi rüzgar gibidir, ancak canı isteyince eser. "Kazananlar her zaman kaybedenlere karşı yarışırlar. " "Birbirimizi gerçek anlamda tanımadan birbirimize katlanıp gidiyoruz." Kolay bir hayat isteyenlerin sığındığı bir huzurevi değil midir, aile? Özellikle kadınlar bu soruya cevap versin. Hiçbir yere ait hissetmeyenlerin kökleri yok mudur? Sadece beklenmedik olaylardan hoşlananlar için mi hayat bu kadar kafaya takılası bir şey değil, yoksa? İnsan beyninde her biri beşer bin bağlantı kurma yeteneğine sahip on milyar hücre bulunduğu keşfedilmişse de, pek çok bağlantı asla kurulamamakta, mesajlar, duygular, görüntüler ve düşünceler gereğince algılanamamakta, beyinlerimizin içinde sonuçsuz biçimde birbiriyle çarpışıp durmaktadır. Pasif ve bağımlı bireyler olarak, çocukluğumuzun kırık dökük parçalarını oraya buraya gömmeye çalışıyoruz. Teknoloji bir nabzın hızlanması gibi ve artık tarih dijital ayak izlerimizle yazılıyor. İnsanları hayatın gereğinden hızlı aktığı duygusuna sürüklemesi teknolojiden beklenen şeylerden biri değildi. Ancak, bizler parmak uçlarımızla dokunduğumuz klavyelerdeki noktalama işaretlerinden sonra basılan space tuşunun açtığı boşluğa düştük. Otomatik olarak oluşan bir boşluğa... İçindeki boşluk duygusu açlıktan da susuzluktan da beter; bu boşluğu doldurabilmek için ne kadar zamana ihtiyacımız var? Yoksa alıştık mı buna? Buna da mı alıştık? Her şey sürekli değil süreli artık. Zaman da süreliydi oysa biz süre(k)li sandık. Hayatlarında kimsenin kendilerinden bir şey beklemediği bir boş alan bulunmadıkça, her zaman gecikmekte ve her zaman koşturmaktayken, insanlar kendilerini nasıl özgür sayabilirler? "Bilgi hâlâ kendi kuyruğunu yiyen bir yılandır." Bir dala tutunmak zorundasın ama, yakın ilişkiler, uzaklığın da bir ölçüde korunmasını gerektiriyor. Başkalarını kendimiz gibi değerlendirirken bir yandan da herkesin bize benzemeyeceğini de kavramalıyız. Herkesin kusurlu bir yanı bulunduğunu görmeliyiz: kendimizin doğru, başkalarının yanlış olduğuna inanmak da tehlikeli. "Dünyada ne kadar insan varsa, o kadar da hakikât vardır." Hiç riske girmeden yaşarsanız, hayatta olduğunuzu damarlarınızda hissedemezsiniz. Sistemin içine entegre olamıyorsan bağlam siliniyor ve merkezini kaybettiğinde de beyninin karanlık tarafıyla baş başa kalıyorsun. Yüzleşme cesaretini çoğu zaman bulamadığımız o karanlık bölge, biz farkına bile varmadan yönetmeye başlıyor bizi. Sonra da bedelini ödemekten korktuğumuz şeyler yapa yapa kör inançlarımıza sarılıyoruz. Haklı olduğumuza öyle büyük inanıyoruz ki her zaman kendimizi haklı bulacak bir sebebimiz oluyor. Önce minareyi çalıyor sonra kılıfını hazırlıyoruz. Her şeyi kendi başımıza mı yaptık? Başkaları bizi anlamadığında kendimizi cezalandırmanın bir faydası yok. "Onları affettiğimi söyledim ama aslında affetmedim." "Hep böyledir bu biliyoruz, kader en çok başkalarının kurallarına göre yaşayanları sever." İnsan zihni alışkanlıklarından kurtulmak için çabalamak zorundadır; –pek tabii bunlardan kurtulmak istiyorsa–. Çünkü artık kendi sorunlarımızı kendi başımıza çözmemiz gerekiyor. Hayatın karmaşıklığını hem görüp hem de görmezden gelmeye çalışmamız gerekiyor. Hem kolay incinir hem de inanılmaz kuvvetli görünmemiz gerekiyor. Her şeye rağmen her deneyimin olumlu bir yanı vardır. Tarih boyu insanları, kimseyi ayırt etmeden herkesle kardeş olmaya ikna etmek için harcanan sınırsız çabalardan pek kayda değer sonuçlar alınmamış olsa da; insanların büyük bölümü için sevgi hâlâ, en etkili büyüdür. Aptal durumuna düşmek veya enayi yerine konmak pahasına. Tarih öncesinden bir Zerdüşt şöyle dua etmiş: "Tanrım, ben istemeden sevgi gösterecek gerçek bir arkadaş bağışla bana." Ben istemeden bana sevgi gösterecek biri. Herhangi bir zorunluluk ima etmeden. "Kendi bedeninizde kendinizi rahat hissetmek" idi bu, "hayatta ne istediğinizi bilmek, kimlere önem verdiğinizi, kimler tarafından ciddiye alınmayı istediğinizi yüreğinizde kesin olarak hissetmek" idi. Hiç yaşayamadığınız bir normalliğe duyulan özlem: Sanki ben herkesten salakmışım gibi.... Bu fırtınada şemsiye açmaya benziyor. Çünkü her fırtına gibi tutku da sonsuza kadar sürmez. Ya sonrası, arkadaşsız kalma korkusuyla katlandığımız ilişkiler? Kimse ağlamayan çocuğa bir şey vermez. Sevgi kimden istenir ki? Sevgi birinden istenir mi? İstemeden verilen bir şey sevgi. Kendiliğinden... Hayatın adaletsizliklerine karşı çıkmak ya da içerdiği saçmalıkları alaya almak bir şeyi değiştirir mi? Ya da, Durmadan dünyayı değiştiremeyeceğinizi söyleyen gerçekçi insanlarla oturup tartışmanın ne anlamı var ki? Ya, Başkalarının nefret ettiği şeylerden hoşlanan ve onların hoşlandıklarından nefret eden biri varsa karşında? Hayat aynı zamanda hem harikulade hem de korkunç değil mi? Kudretli aynı zamanda. Kudret, başkalarına kendi istediğini yaptırabilmek demek. Güvende olmaktan sıkılmayacağından emin olarak güven aramak neyi kazandırır insana? Yoksa herkes birer yabancı olarak mı kalmalı? Dünya nereye gittiklerini bilenlere ait olabilir ama biz en başından beri biliyoruz ki hayat kaybedilmiş bir davadır. Hayat artık birbiriyle buluşamayan tek kişilik boşluklardan ibaret. Boşluğun bir biçimi var mı mesela? Gel de kişisel çıkarlarını unut! Yapabilir misin? Uyum sağla! Esnek ve akışkan bir yapıştırıcı olan iletişimle düşmanı savaşmadan çökertebilirsek başarmış sayılabiliriz aslında, di mi? "Akıllı avcı aptalı oynar." Ama ben kısa çöpü çektim. Kapatın şu ışıkları artık. At gözlüklerimi çıkarıp uyuyacağım. Sonunda gözlerim açıldı ve onu sevmekten vazgeçtim. Diyebilir misin? Peki, ya: Gerektiği gibi davranmanın vakti geldi. Ben gidiyorum, seni artık sevmiyorum. Kendine itip kakacağın başka bir kurban bul. Deme cesaretin var mı? Üzgünüm Bay Zeldin, ben sizin kadar iyimser değilim: Bütün insanlardan ümidimi kestim. Diyebilen Kate ile aynı fikirdeyim. İnsanlığın Mahrem Tarihi Theodore Zeldin
1000Kitap
İnsanlığın Mahrem TarihiTheodore Zeldin · Ayrıntı Yayınları · 2020426 okunma
··
478 Gösterim
1 Yorum
Lütfen giriş yapınız.
Uzun süredir bu eseri okuduğunu biliyorum, araya eserler aldın vs. özümsememişsin bütünleşmişsin eserle :) Öncelikle verdiğin emek, ayırdığın zaman çok kıymetli, bunu kendinden esirgemediğin ve bizi de ortak ettiğin için teşekkürler. 🎈🎗 İrfan sahibi, hakikatin sonsuzluğu karşısında kendi yetersizliğinin farkındadır. İnsan kendinden yardım istemenin sınırına vardığında, teslimiyet dediğimiz şeyin, haddini bilmek olduğunu kavramaya başlar. Çünkü kendine yardım edebilmen de seni aşan bir karardır. Bazen kendi cümlelerimiz bizi şaşkına çevirir, kalbin sesi bilmediğimiz şeylerden bahseder. Sanskritçe'de sevgiyi tanımlayan tam 96 kelime var, bir çiçeği sevmenin adı, sevgiliye duyulan sevgiden farklı, anne, baba, usta, kitap sevgisi her birinin ayrı adı var. Bence her sevgi her insanda ayrı bir dil buluyor kendine... Burada Derrida'nın arrivant kavramında, öngörülemeyen öteki, sınırları tespit edilemeyen, bu belirsizlikle beklenen yabancı, bir çıkış kapısı olabilir... Bağlanma ihtiyacı, bağımsızlığın insana sunduğu özerkliği ciddi mânâda erişilmez kılar. Yâni onun kimseye ihtiyaç duymayışında, kendimize nefes alınabilen bir alan buluruz. Fikirler, eserler ve insanlar vb. için düşünürsen daha anlamlı olur. "Bu ihtiyar yuvarlağın köşeleri yoktur. Saklanamazsın... Dörtte üçü sularla kaplıdır. Çırpındıkça batarsın..." Bu kadar... Daha seçkin bir anlatım arasan bulamazsın🎈🎗 Vaktine bereket, gönlüne sağlık🥰🌿
Özlem
Gönderi Sahibi
Eylül Türk sen Bi tanesin. Alışınca bırakamıyorsun, çoklu okumaya alışınca bir tane yetmiyor evet:) konu konuyu açıyor daha keyifli böylesi. Yalnız gözler iyice gitti, hayırlısı🤷