Puan vermedi·110 syf.··Beğendi
···Okunma: 22 Mart 2026 11:06 Albert Camus’nün Yabancı’sı, sadece bir roman değil; insanın kendi varlığına, topluma ve hatta ölüme karşı duyduğu o devasa yabancılaşmanın soğuk bir aynasıdır.
Onu okumak, güneşin altında kavrulan bir kumsalda, nedenini bilmediğiniz bir kederle baş başa kalmak gibidir.
Bazı kitaplar vardır, bitirdiğinizde kendinizi daha kalabalık değil, daha çıplak ve savunmasız hissedersiniz.
Yabancı, benim için tam olarak bu. Meursault’nun hikayesi, bir adamın annesinin cenazesinde ağlamadığı için toplum tarafından canavar ilan edilmesinin trajedisidir. Oysa Meursault dürüsttür; hissetmediği bir acının taklidini yapmayacak kadar sadıktır kendine.
Kitabın o meşhur açılış cümlesi boğazımda bir düğüm gibi kalır:
Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.
Bu cümledeki kopukluk, Meursault’nun sevgisizliğinden değil, dünyanın anlamsızlığına verdiği o saf tepkidendir. Bizler maskelerle yaşarız; toplum bizden belli anlarda belli gözyaşları bekler. Meursault bu oyunu oynamayı reddeder. Onun trajedisi, toplumun yalanlarına ortak olmamasındandır.
Cinayet anında Meursault’yu tetiği çekmeye iten şey nefret değil, o günün boğucu sıcağı ve alnında patlayan güneştir. Hayat bazen bu kadar absürttür; bir insanın sonu, sadece yanlış bir zamanda yanlış bir ışık kırılmasıyla belirlenebilir.
Her şeyi, herkesi boş vermiştim... Mademki ölecektim, bunun nasıl ve ne zaman olacağının hiç önemi yoktu.
Bu satırları okurken, insanın evrendeki o küçücük, ehemmiyetsiz yerini hissediyorum. Meursault, ölüme mahkum edildiğinde bile cellatlarına kızmaz; çünkü hayatın zaten bir idam sırası olduğunu bilir.
Romanın sonunda, hücresinde ölümü beklerken dünyanın kayıtsızlığına kendini açtığı o an, kitabın en hüzünlü ama en özgürleştirici kısmıdır.
Dünyanın bu tatlı kayıtsızlığına açıyordum kendimi ilk kez. Dünyanın bana ne kadar benzediğini, sonunda onun ne kadar kardeşçe bir şey olduğunu duyuyordum.
Bu cümle bana şunu fısıldıyor: Belki de huzur, dünyanın bizi anlamasını beklemeyi bıraktığımızda gelir. Meursault, toplumun yargılarından kurtulup kendi hakikatiyle baş başa kaldığında, aslında hepimizden daha özgürdür.
Yabancı, ruhumun en kuytu köşesindeki o hiçlik duygusuna dokunuyor. Hepimiz biraz Meursault değil miyiz? Kalabalıkların içinde bazen neden orada olduğumuzu unuturken, aslında sadece anlaşılmayı değil, olduğumuz gibi kabul edilmeyi beklemiyor muyuz?
Camus bize şunu hatırlatıyor: Dünya dilsizdir, hayat anlamsızdır; ama bu anlamsızlığın içinde dürüst kalabilmek, insanın en büyük zaferidir.
Keyifle okunsun!