Uzun soluklu ve dışarıya çıktığınızda hayatınızı değiştirmiş gibi hissettiren sinema filmleri olur ya.Tam olarak öyle hissediyorum.
Oblomov..
Nasıl başlanır ki anlatmaya.Psikolojik bir vaka var aslında önümüzde.Hayatı doya doya yaşamak isteyen,ölümden korkan,tüm işleri yoluna koymak,huzurlu bir yuva kurmak isteyen ama bunların hepsini yarın,ertesi gün veya 2-3 ay sonra yapmak isteyen bir adam :)
Özellikle ilk 200 sayfada karakteri anlamaya ve sınırlarını,uç noktalarını belirlemeye çalışırken ciddi manada sıkılıyor ve bunalıyorsunuz.Fakat akış ilerledikçe ve Oblomov’un dünyasına dahil oldukça ve çevresini gördükçe aslında ne kadar masum olduğunu ve hayat şartlarının onu nasıl bir çıkmaza sürüklediğini anlamaya başlıyorsunuz.Ailesi,büyüdüğü ev yaşadığı veya yaşamaya çalıştığı aşk,hayatı tanımlayışı,huzuru arayışı,Ştolts gibi bir dostun varlığı.. Bunların hepsi kendine has tamamen ona özel..Ve bu dünyayı o kadar seviyorsunuz ki sanki her akşam Oblomov’un evine misafir olup o yatağında uzanırken kendi ağzından hayat hikayesini dinliyorsunuz.Bu hissin aynısını Martin Eden’da da yaşamıştım.O yüzden hiç acele etmedim yine kitabı bitirmek için.Ve kitabın belli bölümlerinde yer yer Oblomov için ümitlenseniz heyecanlansanız da kitapta sıkça geçen “Oblomovluk” olgusunun karakterden asla kopmadığını ve onu kimsenin kurtaramayacağını kitabın sonunda acı bir şekilde idrak ediyorsunuz. Kitapta özellikle dikkatimi çeken şey sanki doğumumuzdan ölümümüze kadar yaşayabileceğimiz çoğu ruh halinin inanılmaz betimlemelerle okura direkt hissettirilebilmesiydi.Ayrıca bir Rus klasiğine göre adeta “absürt komedi” şeklinde anlatılmış olması kitabın çoğu noktasında diyaloglardan eğlenmemi hatta kahkaha atmamı bile sağladı.Benim belleğimde uzunca bir süre yer edecek inanılmaz bir eser ve inanılmaz bir anlatım.Kitaplığınıza eklemenizi öneriyor keyifli okumalar diliyorum.