Duygu girdabı bir kitap…
Oblomov, derin duygularıyla ve düşüncelere gömülerek yaşayan biri. Eylemsiz iç dünyasındaki konfor ona huzur sağlıyor, ancak hayatındaki sorumluluklarını yerine getirmediği için çevresindekiler çoğu zaman memnun değil. Buna rağmen, zamanla çevresindeki insanlar ona bağlanıyor, gizli bir sevgi ve sadakat besliyorlar.
Ştolts, çocukluktan itibaren güçlü bir birey olması için duygularından uzak kalmaya zorlanıyor. Güçlü karakteri ve bilge kişiliği sayesinde yalnızca kendi hayatına değil, çevresindekilere de güç ve dayanışma sağlıyor; bu nedenle hem saygı gören hem de sevilen bir dost oluyor.
İki karakterin güçlü ve zayıf yanlarının mimarı, belirgin bir şekilde aileleri. Oblomov, uşaklar ve dadılarla çevrili, pervane bir ortamda büyütülerek eylemsizlik aşılanıyor. Ştolts, erken yaşta annesini kaybediyor; babası yalnız ve güçlü olması için duygusal mesafe koyarak onu hayata itiyor ve ona güçlü olmaktan başka seçenek bırakmıyor.
Kitapta ele alınması gereken o kadar çok nokta var ki, hepsini aynı yazıda buluşturmaya kalemim yetmez.
Kitap boyunca okuyucu ya kendi içindeki var olan duygularla karşılaştığı için ya da yoksun olduğu duyguların farkına vardığı için çoğu cümlenin altını çizme gereği duyuyor.
Kitabı bitirdiğinde okuyucu, yaşamda yalnızca kendinden sorumlu olmak mı yoksa başkalarına karşı sorumluluk almak mı daha anlamlı, bunu sorguluyor.
Bu çıkarım bana çağımızdaki insanlığı da hatırlattı: Son yıllarda bireysel mutluluk peşinde koşmak, benlik arayışı ve toplumdan soyutlanma eğilimleri, sanki biraz Oblomovluk gibi görünüyor. İnsanlar kendi huzur ve konforlarını önceliklendiriyor, dayanışmaya ve başkalarının hayatına dokunmaya kendilerini kapatıyor. Belki de artık Ştolts gibi güçlü insanlara ihtiyaç var. Bencil arayışlar yerine, “Kimin