Hamdi Akçay

Hamdi Akçay

Tasarımcı
8.0/10
6,5bin Kişi
·
15,1bin
Okunma
·
1
Beğeni
·
364
Gösterim
Adı:
Hamdi Akçay
Unvan:
Tasarımcı
"Bir şeyi alt edemiyorsan, onun yanına katılacaksın. Eğer acı veriyorsa, üstüne git, tekrarla. Fakat çaresizliği yüceleştirmek, hazzı küçümsemektir. "
"Bırakın dinleneyim, diye düşündü. Bırakın bu başlangıcı ve bu günü unutalım. Bir yerlere gidip oturmama, sıcak bir içecek alıp donan iliklerimi çözmeme izin verin. Yeniden başlayalım. Belki hayallerle değil de gerçeklerle başlayabiliriz..."
Georgie’yle parası için evlendim, tıpkı Georgie’nin de ilk eşiyle bu yüzden evlendiği gibi. Park’ın sözleşmesini Georgie’ye o satın almıştı. Georgie ise sanırım benimle görünüşüm için evlenmişti, erkeklerin dış görünüşüyle ilgili özel bir zevki vardı. Yazmak istiyordum. Kadınları erkeklere nazaran daha fazla yaptığı hesaplardan yaptım ve zengin bir eşin beni maddi açıdan destekleyerek bana “kendimi geliştirme” özgürlüğünü sağlayabileceğine karar verdim. Hesaplarım hemen hemen her kadınınki kadar işe yaradı.
Hamdi Akçay
Sayfa 613 - İthaki Yayınları, John Crowley
408 syf.
·13 günde·8/10 puan
> Uzun bir aradan sonra, yine bir inceleme ile merhaba demek isterim siz sevgili okurlara. Tabi beni bilen ve tanıyanlarınızın, bu satırları okumaya başlamadan önce, incelemenin uzunluğuna bakacağına da adım gibi eminim. Artık kalemin ve hayalimin gücü ne verdiyse diyelim ve yavaş yavaş konuya girelim derim. Bugün Madeline Miller’in kaleminden okumuş olduğum Ben, Kirke adlı bu güzel romanı elimden geldiği, kaleminin mürekkebinin yettiği kadar anlatmaya çalışacağım desem de, siz bana inanmayın. Çünkü artık günümüz çağında kalemin yerini bilgisayarların ve klavyelerin aldığını hepimiz çok iyi biliyoruz. O zaman bize: ‘Klavyemiz sağlam, enerjimiz bol olsun’ demek kalıyor.

> Olympos’un mitolojik tanrılarının efsanevi dünyasını bir Homeros destansılığında biz okurlara aktaran bu romanın etkileşimine kapılmamak zor olsa gerek. Kitapta, mitolojik hareketin başladığı, atmosferinin çok sıra dışı olduğu bir ortamı temsil eden bu özel yer – Titanlardan Okeanos'un Nymphler tarafından doldurulmuş su dolu sarayı – bile beni bir okur olarak hemen yakaladı diyebilirim.

❝Tanrı olmak ve hiçbir yara bere almamak harika bir şeydir herhalde.❞ #54885206

> Kirke, öyle bildiğimiz bir su perisi değildir. Kitabın ilk giriş sayfalarından birisinde; ❝Ben doğduğumda, olduğum şeyin bir ismi yoktu.❞ ‘#54828187’ diyerek, başlangıçta kendisi ifade edemez, açıklayamaz. Daha doğduğu andan itibaren onun varlığına kayıtsız kalan, ondan hoşnut olmayan annesi Perse ve babası Helios’u ile tanışırız. Kirke’nin sarıgözlerinin farklılığından ve konuşurken tanrılar katında alay konusu olan, insana benzeyen sesinden dolayı sürekli dışlanması ve hatta en yakınları olan, kendi ailesi tarafından bile hiçbir zaman sevilmemiş olmasıdır okuru etkileyen. Başkahramanımız Kirke’nin doğuştan bazı güçleri ve o güçlerin alametlerini göstermiyor oluşu, onun babası ve yine tanrılar katında Titan olan dedesinde ayrı bir hayal kırıklığına sebep olmuştur. İlerleyen zaman içinde hayata gözlerini açan kardeşlerinden sonra ailesinin ilk gözdesi olmaktan bir hayli uzak kalan Kirke, etrafındaki birçok varlığın gözünden düşmüştür ve kendisine reva görülen bu ortamda, neredeyse anımsanmayacak, unutulacak bir varlık olarak yaşamını sürdürmeye devam etmiş, bir nevi mecbur bırakılmıştır. Ölümlülere yardım ettiği için, tanrılar katında acımasızca cezalandırılan Prometheus ile olan karşılaşmasından sonra, kendisinde ilk kez olsun bu ortamın yıkıcı, aşağılayıcı halinden kurtulma, uzaklaşma gücünü hisseder. Ama o gün gelecek ve Kirke’de, itaatsizliğin bedelini ödemek ve sihirli güçlerini test etmek zorunda kalacaktır...

❝Senelerim böyle geçti işte. Bütün o süre boyunca kabuğumu kırmayı beklediğimi söylemek isterdim ama korkarım zamanın sonuna dek bütün o kör acılardan başka bir şey olmayacağına inanarak akıntıyla sürüklenip durdum.❞ #54831911

> Evet, demin de ifade ettiğimiz gibi, güneşin tanrısı ve titanların en güçlüsü Helios'un evinde bir kız doğar. Ancak Kirke, ne ilahi bir görünüme ne de bir sese sahiptir! Bu sebeplerden ötürü diğerlerinin onu bu denli hor görmesi, dışlaması ve bu dışlamanın etkisiyle ortaya çıkan âşk ile birlikte yasak bir kuvvete dönüşen: büyücülüktür bizleri bekleyenler. Öykümüz, bu içsel âşkın gücünü fark eden Zeus’un, onu intikam almak adına uzak bir ada olan Aiaia'ya sürgün etmesiyle devam eder. Bu sürgün süreci Kirke için bir hayli zor olsa da, her kötülüğün birlikte getirdiği bir iyilikte gün yüzüne çıkar ve bu Kirke bu süreci kendi yeteneklerini geliştirerek değerlendirir. Fakat bu dünyada, yalnız ve bağımsız bir kadın her zaman olduğu gibi risk altındadır. İşte tüm bunlara sebep Kirke, insanlardan korunabilmek ve tanrıların gazabını önleyebilmek adına, yeni keşfetmekte olduğu bu güçlerini artık kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmalıdır...

❝Malı mülkü yok ama ruhu zengin, cesareti çok. Yıldız gibi parlıyor.❞ #54898386

> Güçlü, güçlü olduğu kadar büyülü, ama biraz olsun destanlar arası sıkıştırılmış bir ‘Ben Kirke’nin hikâyesinin kökenlerinin vermiş olduğu iyiliği ve kötülüğü, sevgiyi ve nefreti, güveni ve güvensizliği, insanın sonu olmayan bir savaşının yapılandırılmış hâlininin anlatımıdır Kirke. Kitap buna ek olarak, kendi başına, (en iyi anlamda) kasten açık bir şekilde, bir bireyi içsel değerlere ve daha güçlü bir hiyerarşik sisteme sokmanın, ‘insan’a bir sınır çizmenin ne kadar yıkıcı olabileceğini gösterir. Kitap konusu itibariyle dikkate alındığında hiçbir noktada, anlatısında, çarpıcı, proaktif, saldırgan bir tutum ya da “aşırı” feminizme düşmeyerek, edebiyatın olması gerektiği çerçevede, tanrılar katındaki kadın erkek ayrımını da ele alır, biz okurlara işaret eder. Kadının kendi yoluna gitmesine, modern görünmesine, gerektiğinde otantik olmanın zarifliğine de ufaktan değinir. Miller, dünyevi varoluşun temel özelliklerini kitabında güçlü bir şekilde ifade eder ve bir okurun tahayyüllerinde olabilecek kadın ahlakını, duyarlılığını vurgular ve merkezdeki kadın cinsiyetinin önemi, kadınların hayatımızdaki resmini oluşturur.

❝Kimin içinde ne olduğunu kimse bilemez bence.❞ #54948254

> Kitapta ayrıca zaman ve insan ihtiyaçları bahse konu bu varlıklar için hiçbir rol oynamaz. Onların tanrılar katındaki bu yaşamları şehvet, güç ve dikkat dağınıklığı etrafında döner. Bu sonsuz yaşamlarında bilgelik, güç ve irade sahibi olmalarına rağmen, Kirke’ye karşı basit fikirlilikleri bizi ister istemez düşündürür. Ama neyse ki, Kirke kendinde olan içsel gücü keşfettiğinde, kitap bize çok daha heyecan verici gelmeye başlar. Kirke’nin karakteri de kendi gibi gelişmeye başlar ve yıllar geçtikçe, kendince kusurları olan bu varlık, kendine güvenen bir kadın olmakla birlikte, aynı zamanda bilgeliğe de erişir. Bu onun ilk masumiyetle dolu, daha sonra açıklığa kavuşan ve özgürleşen ilişkilerinde de belirgin bir şekilde gözlenmektedir. Böylece erkekler de Kirke'nin hayatında rol oynarlar, ama onlar Kirke için her şeyi ifade etmemektedirler.

❝Birinin gözünde bir kıymetim olsaydı, yalnız yaşamama izin verilmezdi zaten.❞ #55057899

❝Ne dualarını istiyordum ne ismimi ağızlarına almalarını.❞ #55057717

> Ok, şimdilik buraya kadar diyorum ve konu hakkında daha fazla bilgi vermek istemiyorum. Aynı zamanda romanın tüm okuyucularına, Wikipedia'daki antik Yunanistan tanrıları ve kahramanları ile ilgili hikâyeleri, kendi bilgilerini geliştirmek adına hemen okumamalarını, boşlukları doldurmak için romanın bitmesini beklemelerini tavsiye ediyorum. Bu konularda zaten bir uzman olsaydık, kendimizi çok fazla detayla yormazdık değil mi?... Buna ek olarak, klasik bir filolog olan yazar, Helios, Athena, Medea, Hermes ve Ariadne, Odysseus, Daidalos ve Ikarus gibi Yunan tanrılarını ve kahramanlarını, en azından benim için kurgu olmayan herhangi bir kitaptan daha yetenekli bir şekilde hayata geçiriyor. Zamanında okuduğum ve içimde tanrıların antik dünyasına olan yoğun ilgim, Madeline Miller’in kitabının ruhunu ve karakterini kolaylıkla anlamamı sağladı. Hikâyenin bizlere derinden yansıyan ve kendi kendini eleştiren Kirke açısından, kronolojik bir biçimde anlatılış tarzı olmasını gerçekten sevdim. Kitap, yer yer düşüncelerinizi, duygularınızı ve duygularınızın zirvesini etkileyebiliyor ve karakterlere dair kişisel gelişmeler, dönüm noktaları nefes kesici gerginlik ve yoğunlukta sunulmaktadır.

❝Sparta Kraliçesi, Zeus'un ölümlü kızı, dünyanın en güzel kadını.❞ #55136487

❝Mısır'daysanız İsis'e taparsınız, Anadolu'daysanız Kibele'ye kuzu kurban edersiniz.❞ #55233674

> Roman akıcı bir dille ele aldığını ifade edebilirim ve sivri diyaloglar içermektedir. Baskın karakterlerinin, konumları ve eylem yollarının atmosferik tanımlarıyla doludur. Hemen hemen her bölüm, eyleme şaşırtıcı bir bükülme, gidişat getiren ve hoş bir şekilde bir sonraki bölümlere açılan birçok kapı içermektedir.

> Kendi kendime ne kadar kötü de olsa; ❝Herkesin sahip olduğumu söylediği babayla asla karşılaşmamış olmanın yasını tutuyordum. ❞#55369664 Sonunda; ❝Gördün mü, dedim ona. Kimseye ihtiyacımız yok.❞ #55257006 unutma her zaman olduğu gibi; ❝Tanrılar sırf zevk için seni ezer. Sırf inat olsun diye ezer.❞ #55363265 dedim.

Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

~ A.Y. ~
408 syf.
·7 günde·Beğendi·9/10 puan
Ah, tam olarak nereden başlayacağımı bilemiyorum. O kadar güzel bir mitolojik kitap okudum ki... Kitabın adı "Ben, Kirke" yerine "Ah, Kirke!" olmalıymış diye düşündüm durdum. Kitap Goodreads okurlarına göre 2018'in en iyi fantastik romanı seçilmiş ama şunu da belirtmeliyim ki kültürel birikiminiz yoksa; Homeros'un İlyada ve Odysseia Destanı'nı bilmiyorsanız; Olimposlular, Titanlar, Troyalılar hakkında fikir sahibi değilseniz; Agamemnon, Akhilleus, Hektor, Helene isimlerini duymadıysanız; günümüz Çanakkale sınırlarında yer alan Truva kalıntılarını gezmediyseniz; bazı öykülere göre ölümlülere ateşi verip onlara medeniyeti öğreten ve bunun yaptırımı olarak Kafkas Dağları'nda bir kayalığa zincirlenerek hergün bir kartalın gelip karaciğerini yediğine inanılan Prometheus'la ilk defa karşılaşacaksanız kitabın size karışık gelmesi ve pek bir şey anlamamanız muhtemeldir. Fakat biraz tarih, mitoloji, edebiyat biliyorsanız ya da biraz araştırarak okumayı denerseniz kitabın içinde kaybolacağınızın garantisini veririm. (Diğer taraftan da mitolojiyi çok çok iyi biliyorsanız kitap size belki yaratıcı gelmeyebilir çünkü karakterlerin hikayelerine fazla aşinasınızdır, bunu da atlamamak gerekir.)
Olaylar akıp gidiyor, zaman akıp gidiyor, bir tarafta ölümsüzlük diğer tarafta ölümsüzlerin elinden akıp giden sevdikleri...
Savaşlar, oyunlar, trajediler, aşk, merhamet, canavarlar, sihir, ölüm, doğa...
Tanrılar, Titanlar, Troyalılar, ölümlüler, cadılar... Aynı zamanda sorgulayıcı bir bakış açısı kazanıyorsunuz. Ölümsüzlük hiç de öyle hayal ettiğim gibi değilmiş. :) Bu arada kitap +18, dikkat edilmeli. Keyifli okumalar...
408 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
“Ve bir gün, artık bu dünyaya dayanamayacağım, diye düşündüm.
Bunun üzerine denizin derinliklerindeki kadim bir tanrı seslendi:
-Öyleyse çocuğum, başka bir dünya yap.”

Ben başka bir dünya yapmak için yıllarca çalıştım. Alışılmış kurallarla savaştım, istediğim ve istemediğim şeyleri belirlemeyi bildim, kalabalıklarla baş ettim, dilediğimde yalnızlığı seçip, dilediğimde sevdiklerimin ve ailemin elinin uzanabileceği bir yerde olabildim.
Bir gün sevdiklerimden biriyle, annemle seyahate çıktım. Kendi başına gidemeyeceği yerleri görsün istedim.

Birinci köprü yoluna yanlışlıkla girip panikten ne yapacağını şaşıran sürücüler gördünüz mü hiç? Biz Kuzey Amerika’da kiralık bir araçla bilmediğimiz bir sürü yolda paniklemeden gezdik annemle. Yine de daha önce iyi bildiğim bir hissi oralarda içime kazıya kazıya bir kez daha yaşattı sağ olsun.
- Bir başımıza buralarda ne işimiz vardı?
- Tamam anne, anlıyorum. Ben astronot olup Ay’a bile çıksam vasıfsız bir erkek kadar olamam değil mi?

Kitabı okurken bu düşüncelerin kıyısında gezinip duruyor insan. “Eğer kadınsan, tanrıça bile olsan, kaybeden taraftasın.”

Ancak bu kabullenen tarafta olduğun anlamına gelmez. “Kirke” gibi, kendini bulma yolunda her şeyi göze alacak güce sahip olduğunu fark ettiğin an kazanan tarafa geçtin demektir.

Mitolojiye ilginiz olsun olmasın, ‘Ben, KİRKE’ tek solukta okuyacağınız bir eser. Kitabı okumaya başlarken son sayfalarda kahramanların tanıtıldığı bölüme göz gezdirebilirsiniz. Ben başlangıçta özellikle bakmadım o kısma. Tüm hikâyeyi öğrendikten sonra bu küçük mitoloji sözlüğüne bakmak daha hoşuma gitti.

Bir film izler gibi büyülerin, canavarların, acımasız Zeus, akıllı ve güzel Athena, bencil ve katı Helios gibi tanrıların, Agamemnon, Akhilleus ve Odysseus gibi büyük savaşçıların dünyasında dolaştım. Yalnızca tanrıça veya titan değil, olağanüstü bir kadın olan Kirke beni kendine hayran bıraktı.

Böyle güzel bir çeviri yapan Seda Çıngay’ın ve emeği geçenlerin ellerine sağlık diyorum.
Okursanız ayırdığınız zamana değecek.
408 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
" Ne diyebilirim ? Dünya adil bir yer değil."
Kadın olmanın en zor tarafı nedir sizce ?
Sırf cinsiyetiniz yüzünden sevgisiz ilgisiz bir ailede büyümek mi ? Gençlik çağlarınızı psikolojik baskı altında geçirmek mi ? Fiziksel görünüşünüz yüzünden itilip kakılmak mı ? Ya da yine fiziksel görünüşünüz yüzünden tüm gözlerin üzerinizde olması mı ? Ayaklarınızı yere sağlam basmaya çalışırken tacize uğramak mı ? Yaşadığınız o tacizleri içinizde tutarak yaşamak mı ? İlk aşkınızın, sevginizi çöpe atarak derin izler bırakarak kalbinizi çürütmesi mi ? Tek başınıza çocuk doğurup bütün sorumluluğu omzunuzda iyi bir evlat yetiştirmeye çalışmak mı?
Kirke ! Güneş Tanrısı Helios'un kızı.. Tanrıça Kirke.. Cadı Kirke... Ama bütün bu soruları yaşayarak cevaplamış bir Kirke...
Ve sonra kitap su gibi aktıkça; bir kadının kendini buluşunu, her zorluğa göğüs gererek verdiği mücadeleyi, oluşan özgüvenini, özgür ruhunu, baş kaldırışını, dik duruşunu, azmini, direnişini, aşka olan tutkusunu hayranlıkla okudum.
Evet bizler bir Tanrıça değiliz belki ama kadınız... Ve hepimiz içimizdeki potansiyelin farkına varırsak, aşamayacağımız duvar, yıkamayacağımız ön yargı yok..
Biraz özgüven ve biraz cesaret..
" İçimde ne olduğunu kim bilebilir ? "
408 syf.
·11 günde·Beğendi·9/10 puan
Mitolojik açıdan çok güçlü, karakterler yönünden canlı ve dil açısından anlaşılır bir kitap. Ancak benim gibi mitoloji bilgisine çokta sahip değilseniz oldukça yoruyor sizi. İsimler havada uçuşuyor. Karakterleri tanıyana kadar neredeyse kitabın yarısına geliyorsunuz. Kitabın yarısından sonra olaylar sizi içine çekiyor. Kitabı okumaktan zevk aldım.

Antik Yunan tanrılarının dünyasında aşk, aile içi rekabet, saray entrikaları ile mücadele eden sıradan ama sıra dışı bir kadının, Aiaie Cadısı Kirke'nin sürükleyici öyküsünü okuyacaksınız.

Mitoloji seviyorsanız kesinlikle tavsiye olunur...
İyi okumalar
168 syf.
·5 günde
Evet sonunda bitti ve ben bu kitaba yalnızca 2 puan verdim. Neden? Nihan Kaya bu kitabını yazmış olmak için yazmış bence, İyi Aile Yoktur kitabının ardından tabiri caizse hemen patlatayım bir tane daha demiş olsa gerek. Çünkü kitap bir oradan bir buradan... Öncelikle yine bu kitabında da farklı yazarlardan sınırsız alıntı var ve bu inanilmaz rahatsız edici. Aynı zamanda yine sıklıkla kendine ait diğer kitaplarının reklamı var şu şu kitabımda bundan bahsetmiştim vs gibi. Bakın bu bir kitap, özgün bir kitap. Röportaj vermiyoruz ki diğer eserlerimizden bu kadar bahsedelim. Kendi tercihi tabi saygı duymak gerek ama eğer ben okuyucuysam bundan rahatsız olduğumu dile getirmeliyim. Alıntılar zaten yeter dedirtiyor, derleme yapmış resmen. Hayır, eğer istersek Kurtlarla Koşan Kadınlar'ı okurduk mesela, ama biz bu kitabı tercih etmişiz niçin bu kadar alıntı var. Ya da niçin Alice Miller bu kadar fazla geçiyor, bakın bunlar çok yorucuydu. Sahiden yoruldum bitsin diye okudum.

Dini propaganda çok fazlaydı. Üzgünüm ama bazı cümleler ağzımızdan çıkarken önce bir kendimize bakmalıyız bu bizim haddimize mi diye. Kitabın dili o kadar sivri ki ben az önce bitirdim ve incelememi yazarken inanın yumuşak olamıyorum, gerildim sahiden. Kitapta inançlar ile ilgili fazla bilgi var ama bu bilgilerin gerçekliği tartışılır çünkü yazar hanım kızımızın unvanları arasında inanç ile ilgili bir şey yok, bir yerlerden duymuş yazmış. Bakın dinler inançlar bu kadar her önüne gelenin üzerine yorum yapabileceği şeyler değildir. Kitapta saygı falan bahsederken ne hikmetse kendi bu konularda hiç saygılı olmamış.

Şimdi sormak istiyorum hanginizin anneannesi belki hatta annesi teyzesi ev hanımı değildi? Çalışan kadınlar bir evin hanımı olamazlar mi veya. Kitapta ev hanimligina dair oyle karalamalar var ki inanın ben okurken anneannemden annemden kendimden utandım. Yazık yani. Bir bölümde özellikle çok dikkatimi çekti kitap yazdığı için evi temizleyemiyormus da temizlikçi çağırmış da temizlikçi onu kitap yazıp evi pis bıraktığı için küçümsemis de falan filan yazarken cümleleri öyle bir sıralamış ki aslında o temizlikçi hanımefendiyi küçümsüyor. Yazık dedim. Sen kitap yazıyorsun halka hizmet ediyorsun o da senin evini temizliyor sana hizmet ediyor aranızda hiçbir fark yok. Sekreter telefon açıyor para kazanıyor diye onu göklere çıkaran bu zihniyet evinin telefonunu açtı diye ev hanımını ezikliyor bakın ben bunu anlamıyorum. Bu tip tartışmalara kapalıyım ama bu kitap halka çok hakaret içeriyor. Lisans mezunu yüksek lisansı yarıda bırakmis bir beyaz yakalı olarak insanların kitap yazmak uğruna böyle kalp kirmalarina gönlüm razı gelmiyor. Naif olalım. Lütfen naif olalım.

İnsanların toplu vaziyette yemek yemeleri bile yazarımızı rahatsız ediyor. Çünkü kadın üretici olacak, üretici olmak uğruna hop hop ağzına tıkıştıracak yemekleri hemen işine geri koşacak. Bakın ilk kitapta iyi ebeveyn olalım derken burada çocuk kesinlikle yok sayılıp hemen yiyin kalkın ailece yemek ayini yapmayın sofraya tapınmayın falan diyor. Yemek ailedir, sofra neşedir. Ailece yemek yemek, önce büyüğün başlaması bunlar çok küçük detaylar bunlara takılırsak asla mutlu olamayız. Şunu dese tamam çocuklar ayrı yerde yemesin hep beraber sofraya oturulsun ayrım olmasın, evet haklı derim ama buna değinmemis de gitmiş sofra adabımiza takılmış. Ya bilemiyorum benim içim şişti.

Sevgili Çerkezler eşlerine isimleriyle hitap etmezlermis Ahmet'in babası derlermiş mesela. Buna bile neler neler yazmış yazarımız. Ama günümüz gençleri ismiyle değil de aşkitoşkom deyince ay ne tatlı oluyor değil mi. Bırakalım bu işleri, insanların kültürlerine geleneklerine bu kadar burnumuzu sokmayalim. Nice aileler tanıyorum yalnızca kalbi kırıldığında eşine ismiyle hitap eden yoksa hep sevgi sözcüğü kullanan. Alışkanlıktır bu bir yerde. Ne yani Çerkezler de buna alışmış yahu kime ne?

Çok feminist düşünceler mevcut kitapta. Ve kitap tamamen kadınlara yazılmış, istemeden kadını ötekileştirmiş hatta. (not: çok feminist derken feministi çok feminist az feminist diye nitelendirmiyorum, feminizm içeren sayıca çok düşünceler mevcut diyorum)

Her şeyi de cinselliğe bağlamış desem abartmış olmam. Ben bu kitapta yazarın kendi sorunlarını yansıttığını düşünmek istiyorum zira bu kitap başka türlü yazılamaz. Tavsiye etmiyorum, eğer kimse kırılmayacaksa (ki bu kitapta ülkenin üç çeyreğini kırmış kendisi) ben bu kitabı zaman israfı olarak görüyorum. İsteyen Alice Miller alıntıları okumak yerine Alice Miller'ın kendisini okusun efendim.
408 syf.
·Beğendi·9/10 puan
Arkadaşlar, bu kitabı okurken kesinlikle mitolojiye hakim olmak gerekiyor.Araştırmak gerekiyor.
Okuduğum en güzel mitolojik, fantastik kitaplardan biriydi. Mitolojiyle o kadar güzel kurgu yaratılmış ki kesinlikle heyecan içinde okuyorsunuz. Kirke güneşin kızı olmasına rağmen hiç sevilmeyen bir cadıdır.
Aşkından dolayı bir büyü yapar ve Zeus tarafından sürgün edilerek bir adaya bırakılır. Kirke'nin bahtsız serüveni başlar.
Bunun yanında Zeus, Odysseus, Minotauros, Athena gibi bir çok mitolojik karakterleri de tanıma fırsatınız oluyor.
Tanrıça da olsa ölümlü de olsa kadın kadındır. Kadınların yaşadıkları, çektikleri yaşamak zorunda bırakıldıkları, her daim 2. sınıf muameleye maruz kalmaları ve acıları hep ortak. Kitabın kesinlikle bu aktarımını çok sevdim. Eğer mitolojiyle ilgili az bilgileriniz varsa anlamakta zorlanabilirsiniz. Ben, Antik Yunan mitolojisinde biraz bilgi sahibi olduğum için severek okudum. Kesinlikle bu kitabı okuyun derim.
272 syf.
·3 günde·9/10 puan
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 36. kitap oldu. Bilimkurgu üstadı H. G. Wells'in ise şu ana kadar okuduğum 5. kitabıydı.

Yazar, tıpkı diğer okuduğum kitapları olan Zaman Makinesi, Dünyalar Savaşı, Görünmez Adam ve Dr. Moreau'nun Adası'nda olduğu gibi bu eserinde de bilimkurguyu distopyaya oldukça yaklaştırmış ve karanlık bir gelecek tasvir etmiştir. Zaten aynı dönemlerde yaşadığı, bir diğer bilimkurgu üstadı, Jules Verne ile anlaşamamasının sebebi de budur. Jules Verne kitaplarında her zaman güzel bir gelecek tasvir etmiş, Wells ise her zaman geleceğin karanlık olduğunu düşünmüştür. Bize düşense her iki değerli yazarı da okuyup keyif almak, keyif almanın yanında da dersler çıkarmaktır. Peki bu kitaptan alınması gereken ders nedir?

Özellikle son 20 yıldır televizyonlarda ve bilimsel makalelerde sıkça tartışmalara sebep olan bir konu var: GDO! Eminim aramızda duymayan yoktur. Duyanların birçoğu da GDO karşıtı yazıları okuduğu için GDO'ya karşıdır... Nedir GDO? Yararları nelerdir, zararları nelerdir?

GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), biyoteknolojik yöntemlerle canlıların sahip olduğu gen dizilimleriyle oynanarak, mevcut özelliklerinin değiştirilmesi veya canlılara yeni özellikler kazandırılması ile elde edilen organizmalara verilen isimdir. Daha iyi anlaşılması bakımından en genel anlamıyla biyoteknolojiyi "canlı organizmaları ya da bunlardan elde edilen ürünleri kullanarak yeni ürün ve hizmetlerin üretilmesi" olarak tanımlayabiliriz.

GDO'lu ürünler şu an hayatımızın tam ortasındalar. Onlardan kaçış neredeyse imkansız. Farkında olarak veya olmayarak genetiğiyle oynanmış ürünleri hapur hupur yiyoruz. En basitinden marketten aldığımız çikolatalar, kolalar, gazlı içecekler, salamlar, sosisler, sucuklar, yoğurtlar, yumurtalar, cipsler gibi diğer saymakla bitiremeyeceğimiz ürünlerin içerisinde envai çeşit GDO var. Peki tükettiğimiz bu GDO'lu ürünlerin ileride bize nasıl bir yarar/zarar getireceğini tam olarak biliyor muyuz?

Sadece yediğimiz içtiğimiz şeylerin de genetiği değiştirilmekle kalmıyor, birçok hayvanın ve bitkinin de genetiği ile oynanıyor. 4 ayaklı tavuk, 2 başlı fare, 5 ayaklı inek gibi birçok hayvan üretiliyor. Peki 4 ayaklı tavuğa artık tavuk demek ne kadar doğru? Ya da 4 ayaklı tavuğun etini yerken hiç mi içinizde şüphe belirmiyor? Kasaplarda tavuk kanadının tavuğun diğer bölgelerine oranla nasıl daha fazla olduğunu hiç düşünmediniz mi?

Gerçekten de akıl almaz bir hızla ilerleyen gen teknolojisi artık sadece bir araştırma alanı olmaktan çıkıp sağlıktan tükettiğimiz besinlere, kullandığımız eşyalardan evcil hayvanlarımıza kadar birçok alanda gündelik hayatımıza girmiş durumda.

GDO'lar hakkındaki olumlu görüşleri bir paragraf içerisinde toplamaya çalışırsak; bu teknolojinin daha fazla üretim yolunu açacağı, besinlerin besleyici değerini arttırarak dünyanın birçok yerindeki açlık sorununa ve kötü beslenmeye çözüm getireceği, bazı besinlerin alerjik özelliklerinin ortadan kaldırılacağı, besinlere eklenecek öğelerle hastalıklara karşı kolayca bağışıklık sağlanacağı ve üretim maliyetlerinin düşürülerek toplumda birçok kesimin besine kolayca ulaşabilmesinin sağlanacağı şeklindedir.

GDO'lar hakkındaki olumsuz görüşleri bir paragraf içerisinde toplamaya çalışırsak; gen teknolojisi ile üretilen besinlerin, toplumda görülen alerjik reaksiyonları artıracağı, zararlı etkileri olabileceği, antibiyotiklere dirençli mikroorganizmaların kısa sürede gelişeceği, ekolojik açıdan zaman içinde dünyadaki genetik çeşitliliği azaltacağı, ekonomik açıdan dışa bağımlılığı da artıracağı ve özellikle küçük çiftçilerin bundan zarar göreceği şeklindedir.

Asıl konumuz olan kitaba dönecek olursak, iki biliminsanı, keşfettikleri Herakleophorbia, diğer adıyla Devtohumu ile daha zeki, daha büyük, daha güçlü süper insanlar ve diğer canlıları geliştirmeye başlıyorlar. Üzerinde tohum kullanılan her canlı 11-12 kat daha fazla büyüyor ve zamanla büyüme kontrolü insanlığın elinden çıkıyor. Akabinde ise kitaba tam bir kaos hakim...

Bilimkurgu üstadı H. G. Wells, gen teknolojisinin bu kadar gelişmesinden yaklaşık 100 yıl önce bu konuya değiniyor ve sonumuzun pek de iyi olmadığını öngörüyor. Bilimkurguyu neden bu kadar seviyorsun diye soranlara, sanırım bir önceki cümle yeterli cevabı veriyordur.

GDO ile ilgili benim fikrimi soracak olursanız, yeniliklere açık bir kafa yapısına sahip olsam da GDO’ya karşıyım. İnsanın, hayvanın, bitkinin veya bir eşyanın genetiğiyle oynanılmaması gerektiğini düşünüyorum. Sonucunu tam olarak kestiremediğimiz bir deneyin içerisinde girmek bizim için çok tehlikeli sonuçlara varabilir. Bununla birlikte GDO'yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli nokta, dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa çare bulmak için GDO’nun zorunlu olduğu. Fakat esas sorunun besin yetersizliği olmadığını hepimiz pekala biliyoruz. Birbirimizi kandırmayalım. Esas sorun, dünyada adil bir sistem olmaması... Besin dağıtımında adil bir yaklaşım sergilenirse bütün insanlar gerekli besinlere ulaşır ve dünyanın bir kısmı oboziteden kurtulmak için çareler ararken, diğer kısmı açlıktan ölmez.

Gördüğünüz üzere, kitap her ne kadar 100 yıl kadar önce yazılmış olsa da günümüze ışık tutmaktadır. Konu hala güncel ve ilgi çekici. Herkese keyifli okumalar dilerken, sağlıklı ve GDO'suz bir yaşam diliyorum. Tabii isteyen 4 ayaklı tavukların kanatlarını fazla fazla yiyebilir. Hatta benim hakkımı da çekinmeden yiyebilirsiniz.
384 syf.
·3 günde·8/10 puan
İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinden okuduğum 38. kitap oldu. Her ne kadar "Yakın" isimli bu kitaba, İthaki tarafından, bilimkurgu klasikleri içerisinde yer verilmiş olsa da bana göre bilimkurgu niteliği taşımamaktadır. Evet, konusu çok iyidir, konunun işlenişi oldukça başarılıdır, edebi yönü diğer bilimkurgu eserlerinin katbekat üzerindedir; fakat bilim yönü neredeyse hiç yoktur. Bu sebeple, esere bilimkurgu demek, okurun yanlış yönlendirilmesi olacaktır. Yanlış yönlendirilen okur da doğal olarak okuduğu eserin içerisinden farklı bir eser çıktığını görünce hayal kırıklığına uğrayacaktır. Farkındayım, incelemenin sonunda söylemem gerekenleri dayanamayıp en başta söyledim. Olsun. Demek ki kitabı okurken bu konuda fazlasıyla dolmuşum. Şimdiyse yavaş yavaş kitabın neden bilimkurgu olarak nitelenemeyeceğini ifade etmeye çalışacağım, akabindeyse kitabın harika konusu, güçlü yazarı, çevirisi ve kapağı ilgili bilgiler vermeye çalışacağım.

Bilimkurguyu kısaca tanımlamak gerekirse, bilimsel temeller üzerine kurgulanmış öykü, roman, film vb. eserlere verilen bir nitelemedir, diyebiliriz. "Bilim" ve "Kurgu"yu iki ayrı konu olarak ele alırsak, konuların bilimkurgu eserinin içerisinde harmanlanmış olması gerekmektedir. Kimi eserin bilimsel yönü ağır basar, kurgu yönü zayıftır; kimi eserinse kurgu yönü ağır basar, bilimsel yönü zayıftır. Şahsen benim tercih ettiğim bilimkurguyu oranlarsam, %30 bilimsel yönü, %70 ise kurgu yönü olan eserleri daha çok tercih ettiğimi ifade etmek isterim.

"Yakın" isimli bu kitaptaki tek bilimsel kısım ise, kitabın baş kahramanı Dana'nın baş dönmesi ve mide bulantısı sebepleriyle, bir anda 1817 yılının İç Savaş öncesi Güney Amerika’sına gidip gelmesidir. Ve bu geçmişe gidip gelme birkaç defa tekrarlanmaktadır. Kitabın bilimsel yönü yalnızca budur. Geçmişe yapılan bu yolculukların hangi sebeple veya nasıl olduğu konusunda hiçbir bilgi verilmediği gibi açıklama yapılma amacı da güdülmemiştir. Kitabın başka hiçbir yerinde de bilimsel konular işlenmediği için, kitabın bilimsel yönüne %1 bile demek iyimser bir yaklaşım olabilir. Bu sebeple esere bilimkurgu eseri demek içimden gelmiyor...

Eleştiriyi yaptıktan sonra biraz da eserin güzel ve etkili kısımlarına değinmek gerekiyor. Bunların en başında da yazardan bahsetmek gerekir. Yazar Octavia E. Butler, tarihin ilk siyah, Afroamerikan, bilimkurgu yazarı olarak kabul edilmektedir. Genellikle erkeklerin ve beyaz insanların egemen olduğu bilimkurgu alanda eserler vermek ve kapıyı adeta kırarak içeri girmek kolay değildir. Yazarı tebrik etmek gerekir... Yazar ayrıca siyah bir insan olmanın yanında, hiyerarşik düzene, ırkçılığa ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele etmiş bir feministtir.

Kitabın konusuna gelirsek, eser 1976 yılında başlıyor. Kitabın baş kahramanı Dana, siyahi bir yazar ve kendisi gibi yazar olan eşi Kevin ise bir beyaz. Dana, 26. doğum gününde evindeyken bir anda baş dönmesi, mide bulantısı ve gözlerinin kararmaya başlaması ile kendisini 1816 yılında bulur. Tabii o dönem, köleliğin yaygın olduğu, siyah insanların değersiz olduğu, siyah insanların beyaz insanların malı sayıldığı, beyaz insanların her türlü işkencesinin ve şiddetinin meşru sayıldığı, kölelerin hiçbir hakkının olmadığı ve kadınların acımasızca tecavüzlere uğradığı iğrenç bir dönem. Şimdilerde bize kötü birer anı veya kabus gibi gelse de insanlık tarihinin acı gerçekleri bunlar...

Yazar kitapta diyor ki: "Ölmekten beter şeyler var." Çok haklı... Bir düşünelim mi? Ölmekten beter şeyler ne olabilir? Irkçılığa maruz kalmak? Tecavüz edilmek? İşkenceye maruz kalmak? Alay edilmek? Hor görülmek? Küçük düşürülmek? Açlıktan ölmeye mahkum edilmek? Son bir soru daha soracağım size. KİM TARAFINDAN? Cevap çok basit, tıpkı sizin gibi olan bir başka insan tarafından...

İşte kitabın ismi de Türkçe'ye bu sebeplerle "Yakın" olarak çevrilmiş. Oysaki kitabın orijinal adı "Kindred" yani kan bağı, soy bağı demek. Kitabın ana konusu ırkçılık olduğu ve Türkiye'de ırkçılık yaygın olmadığı için çevirmen Emek Ergun tarafından kitabın ismi "Yakın" olarak çevrilmiş. Çevirmen kitabın önsözünde bunun açıklamasını çok güzel yapmış: "...konusu ne kadar bizden uzak görünürse görünsün, aslında, anlattığı zulüm ve direniş hikayesi bize fazlasıyla tanıdıktır."

İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinin en olumsuz özelliği bildiğiniz üzere, çeviri hataları, yazım yanlışları, devrik cümleler... Bu kitabın çevirisi ise gerçekten çok güzeldi. Ayrıca edebi açıdan da okumak oldukça keyifliydi. Çevirmeni bu konularda tebrik etmek gerekir. Demek ki istenilince güzel çeviriler yapılabiliyormuş.

İthaki Bilimkurgu Klasikleri serisinin en olumlu özelliği bildiğiniz üzere, kapak tasarımları... Yine bu kitabın kapağını da dikkatle incelerseniz, siyah elleri kelepçeli bir vaziyette kum saatini (zamanı) tutan bir insanı görebilirsiniz. Muazzam...

Tavsiye eder miyim? Amerikan iç savaşı öncesindeki bir tarihi anlatan, edebi yönü güçlü, okurken sizi sürükleyen, kırbaç darbelerini sırtınızda hissettiren, köleliği sorgulayan ve siyah bir kadın yazarın gözünden siyah olmanın ve kadın olmanın zorluklarını içeren bir kitabı okumanızı elbette tavsiye ederim.
408 syf.
·7 günde·Beğendi·6/10 puan
..İlk defa bu tarz bir kitap okudum. Eğer mitoloji, destanlar, fantastik olaylar ilginizi çekmiyorsa çok da önerebileceğim bir kitap değil. Kirke; Güneş Tanrısı Helios’un kızı. Annesi, babası kardeşleri ve akrabaları tarafından sevilmeyen, herkesten farklı olduğu için dışlanan Kirke’nin hikayesini kendi ağzından okuyoruz. Dışlanmış tanrıça Kirke'nin binlerce yıllık macera dolu hayatı anlatılıyor. Tanrılar, titanlar, ölümlüler ve yarı tanrılar arasındaki savaş ve barış hikayeleri ve hiç alışkın olmadığımız gerçek olmayan ölümsüzlük..
Çok fazla karakter var ve bir süre kafa karışıklığı yaşıyorsunuz. Bu sebeple olsa gerek , yazar kitabın sonunda karakter dizinini eklemiş. Bu da biraz olsun kitabı anlamanizda yardımcı oluyor. Ayrıca kitapta hoşuma gitmeyen kısımlar vardı ensest ilişkiler, Kirke' nin sürekli bir aşk yaşaması ve onu unutup ardından yine bir aşk yaşaması. Mitoloji sevenler için güzel bir kitap ama anlatıldığı kadar efsane olduğunu düşünmüyorum okuması keyifli ancak yer yer sıkıcı olduğu bölümler de yok değil..

Yazarın biyografisi

Adı:
Hamdi Akçay
Unvan:
Tasarımcı

Yazar istatistikleri

  • 1 okur beğendi.
  • 15,1bin okur okudu.
  • 977 okur okuyor.
  • 12bin okur okuyacak.
  • 379 okur yarım bıraktı.