Bu kitapla ilişkim net değil; sanki elimde bir şey var ama tam tutamıyorum.
Ama bıraktığı iz çok net: rahatsızlık, soğukluk ve tuhaf bir gerçeklik hissi.
Değersizler benim için klasik bir “okudum anladım” kitabı olmadı. Daha çok parça parça çarpan sahneler bıraktı. Bazen hiçbir şeyi çözemediğimi düşündüm, bazen de tek bir cümle bütün kitabın ağırlığını hissettirdi.
“Nefes almakta zorlanıyoruz.” derken sadece fiziksel bir sıkışma değil, bir varoluş daralması var.
“İnanç yoksa sığınak da yoktur.” cümlesi ise bu dünyanın en çıplak gerçeği gibi duruyor: Tutunacak hiçbir şey yoksa insan tamamen savunmasız kalıyor.
Kitap boyunca en çok hissettiren şey şu oldu:
İnsan yavaş yavaş insanlıktan çıkarılabilir.
Mariel’in yakıldığı sahnede geçen “çok güzeldi” ifadesi, içimi en çok bozan yerlerden biriydi. Çünkü orada sadece bir ölüm değil, acıya alışmış bir bakış vardı. Bu kitapta kötülük bağırmıyor, normalleşiyor. Ve asıl korkutucu olan da bu.
Dilin sadeliğiyle kurulan o karanlık atmosfer çok etkileyici.
Kahve kokusunun bile “haz hücreleri” gibi anlatılması,
kitapların yakılmasının “bir dünyayı yakmak” olarak hissedilmesi…
Hepsi küçük ama derin dokunuşlar.
En çok düşündüren yerlerden biri de şu oldu:
“Gerçek değişkendir… öldürücü olabilir.”
Gerçekle yalanın iç içe geçtiği bir dünyada, insan neye tutunacağını bilemiyor.
Ve yazma meselesi…
“Eğer yazarsam gerçek olur” fikri, aslında kitabın kendisi gibi:
Yazdıkça var olan, okunmasa bile bir yerlerde yaşamaya devam eden bir çığlık.
Bitirdiğimde zihnim netleşmedi, aksine biraz daha karıştı.
Ama galiba tam da bu yüzden aklımdan çıkmıyor.