[14.BÖLÜM]:Kestane Ağacı MetaforuMahabbarata MitiAxis Mundi Kavramı
Kestane ağacı, yavaş yavaş büyür ama yüzyıllarca yaşar. Ağaç, varoluşun tüm zamansal döngüsünü kendinde tutar. Kökleriyle yeraltına, gövdesiyle yeryüzüne, dallarıyla göğe uzanır. Anadolu’nun köylerinde köy ahalisinin toplandığı ortak etkinlik alanlarının, köy meydanlarının, kıraathanelerin yaşlı bir çınar ağacının tam da dibinde olması, çok da tesadüf değildir herhalde. Onun gölgesinin altından kimler, ne hayatlar gelip geçmiştir; o ağaç nelere, şahitlik etmiştir yıllar boyunca, kimbilir. . .
Dalları, insan dünyasının ve olayların akışını simgeler ve dalları büyüdükçe yanlara doğru genişler, başını yukarı – geleceğe - doğru uzatır. Bir yanı (dalları) yanlara doğru yayılıp giderken başı yukarıya yükselir, alt kısmı (kökleri) toprağın diplerine doğru iner. Yukarı-aşağı-sağa-sola; her yöne doğru genişler, hacimlenir. Kendi dahil etrafındaki tüm dışsal unsurlar değişse de bir tek ağacın yeri değişmez, çünkü kökleri toprağı sıkıca kavramıştır, ağacı ağaç yapan kökleridir; şayet o kökler yerinden kopartılırsa ağaç, artık ağaç olmaktan çıkar. Aidiyetsiz ve köksüz bir nesne haline gelen ağaç, çürüyüp yok olur gider, geriye ardından esen bir kuru yel kalır.
Eminim ki, her okur Macondo’nun kestane ağacı metaforuna kendi hayatının bir döneminde bir yerlerde mutlaka rastlamıştır. Bizim de bir zamanlar bir ağacımız vardı. Apartmanımızın ön bahçesinde zemin kattaki evimizin balkonunun tam da dibindeydi. Etrafı ince beton bir setle çevrilmiş toprak alan içinde tek başına duran sıska gövdeli bir ağaçtı: Malta Eriği Ağacı idi. Annem ve babam evlenip ilk kez taşındıklarından beri hep oradaymış, önce ağabeyim üç sene sonra ben beş sene sonra da kızkardeşim doğdu. Hepimizin doğumlarına, ergenliklerine, gençlik yıllarına ve tüm hayatımıza her şeyiyle şahitlik etti o ağaç. Zamanla komşular değişti, yollar değişti, yüzler simalar değişti, evler büyüdü binalar kocaman oldu ama o hep aynı yerde öylesine sabit duruyordu. Tek yaptığı şey, etrafındaki herşey değişirken olduğu yerde köklerine tutunup kalabilmekti. Bunun için de herhangi bir özel çaba göstermiyor gibiydi zaten. Lakin kendisi dışındaki herşey, zamana tâbi idi. Zamandan muaf olmanın verdiği özgüvenle karşımızda poz kesiyordu sanki. Herşeyden de ötesi o, olan bitenin ve değişimin tek sabit şahidi idi.
Çok yıllar sonra taşındık oradan. O, dairenin yeni misafirlerine de yine aynı şahitliği yaptı. Sonradan öğrendik ki kentsel (rantsal) dönüşüme girmiş bizim apartman; ne bahçe kalmış ne de bir toprak. Ağacın köklerinin olduğu yerde yeni yapılan apartmanın otoparkı var artık, üstüne de sevimsiz Fransız balkonlu ucube sıfır daireleri kondurmuş tokgözlü(!) müteahhit. Evet, Müteahhit Bey ve Varis Bey daha da zenginleşmişti, orası kesin ancak insanın ve tüm yaşanmışlıklarının vefalı bir anı deposu olan bellek, sefil haldeydi artık. Geçmişten (köklerden) geriye hiçbirşey kalmamıştı. Bir zamanlar herşeyiyle yerli yerinde olan, artık yersiz ve yerinde değildi. Dahası yerine ne koyarsan koy her şey orada soğuktu artık . . . O sokağa, o binaya baktığımda gözümün gördükleriyle değil hafızamda kalan anı kırıntılarıyla geçmişi düşleyebilirdim; geçmişten belleğimde bana ne kaldıysa artık . . .
Gabriel Garcia Marquez’in Kestane Ağacı’nı kitapta okuyunca aklıma düşüverdi birden kendi hayatımın metaforu; bir flashback etkisi yaşattı bana bu kestane ağacının hikâyesi.
* * *
Gabriel Garcia Marquez’in gerçek hayatındaki büyükbabası, yaşlandıkça sessizleşen, saatlerce bahçede oturup düşüncelere dalan bir ihtiyar adamdı. Romanında bunu Marquez dünyadan kopuşun sakin ritüeli olarak kurgulamış. José Arcadio Buendía’nın ağaca bağlı yaşaması, Marquez’in işte bu çocukluk hafızasından kalan anılarının doğrudan bir edebi yansımasıdır. Romana bakınca zamanlar, nesiller, vakalar, iklimler, herşey ve herkes değişse de tüm değişkenlerin tek sabit bir şahidi olduğunu görmekteyiz:
Kestane Ağacı . . .
Romanın en başından sonuna kadar ayakta kalan tek varlık olarak nesillerin değişimine, tüm zamanların gelip geçişine yine bu ağaç şahitlik etmektedir. Gabriel Garcia Marquez’in “Kestane Ağacı”; zamanın sarmal bir halde iç içe geçişi, bellek, lanet, döngüsellik ve tarihin birey üzerine kapanışı temalarını taşır.
İlk etapta sezgisel olarak dünya edebiyatının en büyük ve en kapsamlı epik metinlerinden biri olan Hintliler’in Mahabharata’sındaki arketipsel kozmik ağacıyla birtakım çağrışımlar vermektedir; Mahabharata’da ağaçlar, kozmik düzenin, hafızanın ve tanıklığın sembolüdür. Dünya düzeninin kırılmasını, kader döngülerinin aşınmasını, tanrısal güçlerin insan zamanına müdahalesini işaret eden bir sembol olarak ortaya çıkar. Kısacası Mahabharata’nın kozmik ağacı, sadece bir bitki değildir; o, zamanın ağırlığını üzerinde taşıyan bir eksendir. ▷▷Eksen sözcüğüne dikkat edin. İncelememin ilerleyen kısımlarında bu kelime oldukça konuyu açıklayıcı bir kritik görev edinecek◁◁. Bu nedenle Mahabharata’daki kozmik ağaç, zamanın hem taşıyıcısı hem de düzenleyicisi sayılır. Kökler geçmişi, dallar geleceği; gövdesinde ise kader döngüsünün yükünü taşır. Yüzyıllık Yalnızlık’ta Macondo’nun belleğini tutan, zamanı taşıyan bir ağaç motifi, aynı Mahabbarata’daki kozmik ağacındaki gibi zaman, düz/çizgisel değil tekrarlar, döngüler ve kader ağlarıyla beraber tüm zaman dilimlerini kapsayan sarmal bir akış halindedir. Bu, hem Mahabbarata hem de Yüzyıllık Yalnızlık ’ta çizilen büyük resmin verdiği ana mesajdır.
Ağaç, ailenin kaderine tanık olur; döngüleri tekrar tekrar görür ve zamanı kendinde biriktirir. Bu yapı yine Mahabharata’daki Yuga Döngüleri(çağların tekrar eden düzeni) ile şaşırtıcı derecede uyumludur. Doğu mitolojisinin zaman-döngü-ağaç sembolizmi ile roman arasındaki bu örtüşme, göz ardı edilemeyecek kadar güçlüdür. Evet, Mahabharata ile kestane ağacı arasındaki mitolojik, arketipsel ve tematik bağlar ile, okuruna çok açık bir okuma imkânı sunmuş Gabriel Garcia Marquez . Bu açık okumanın verdiği özgürlük ile işin ucu elbette Carl Gustav Jung’a da değecek.
Şimdi arabamı sağ şeride çekip sol şeridi Jung’un Axis Mundi kavramına bırakıyorum.
Sonraki bölüm ▷ #300916373