Samuel Beckett Külliyatı #2
8/10
·248 syf.··
Beğendi
·
2026 33. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 04 Nisan 2026 19:57
Samuel Beckett’in efsanevi üçlemesinin (Molloy, Malone Ölüyor, Adlandırılamayan) ilk durağı olan Molloy, geleneksel anlamda bir roman değil. Bu kitap; olay örgüsünün, karakter bütünlüğünün ve hikâye anlatma eyleminin bizzat kendi üzerine çökerek can çekiştiği karanlık bir edebi bataklık gibi resmen. Bu yüzden Marcel Proust, James Joyce, William Faulkner gibi yazarların eserlerini anlamak zordur, ancak hikâye sizi kendine bir şekilde çekmeyi başarırsa karakterleri daha bir içselleştirerek okursunuz. Beckett'i okumak ise tam bir zihinsel işkencedir (hem iyi hem de kötü yönleri var bu durumun) çünkü Beckett bir olay anlatmaz, karakterlerinin giriş gelişme sonuç odaklı bir gayesi yoktur. Sadece bir karakter vardır ve konuşur. Sayfalarca süren, üst üste yığılmış monolog enkazından kaçmak için artık köşede bekler ve ne anlattığından ziyade nasıl anlattığına odaklanmaya çalışırsınız. İşte, Beckett böyle bir yazar. Gelelim üçlemenin ilk kitabına tekrardan. Molloy, birbirini bir ayna gibi yansıtan ve giderek bozulan iki ayrı bölümden/anlatıcıdan oluşuyor. Bu iki bölüm, insanın kendi varoluşuyla ve üstlendiği görevlerle olan hastalıklı ilişkisini kusursuz bir felsefi neşterle yarıyor. Romanın ilk yarısı, kim olduğunu, nerede olduğunu ve hatta ne zaman yazdığını tam olarak bilmeyen Molloy’un annesini bulmak için çıktığı (veya çıktığını sandığı) o absürt yolculuğu anlatır. Molloy bir anti-kahramandır; yaşlıdır, hastadır ve bedeni adım adım iflas etmektedir. Önce bisikletiyle ilerler, sonra koltuk değneklerine mahkûm olur, en sonunda ise bir ormanda karnı üzerinde sürünmeye başlar. Nihayetinde kendini (muhtemelen) annesinin odasında, yatağa hapsolmuş bir halde, ona kâğıt kalem veren görünmez bir adam için bu satırları yazarken bulur. Dış dünyayla tüm bağlarını koparmış, o loş ve rutubetli odaya hapsolmuş bir zihnin kendi bedeniyle ve kelimelerle verdiği bu felç edici savaş tanıdık gelmelidir. İzole bir zihnin, eylemsizliğin dibine vurdukça sadece bedeni değil, dili de parçalanır. Molloy sürekli kendi söylediklerini yalanlar ("Bunu ben uydurdum, hayır uydurmadım"). Yaratım süreci artık bir aydınlanma değil, kelimelerin anlamsızlaştığı klostrofobik bir infazdır. Tabi bunlar kitap hakkında benim oluşturmuş olduğum çözümlemeler. Her okur farklı anlamlar çıkartabilir. Kitap hakkında detaylı bir yorum olmadığı için bu incelemeyi biraz daha genişletmekte fayda var. Gelelim kitabın devamına. İkinci yarıda karşımıza Jacques Moran çıkar. Moran; son derece düzenli, burjuva, kiliseye giden, kurallara ve saatlere takıntılı bir özel dedektiftir. Moran, yüzünü asla görmediği, son derece otoriter ve gizemli bir patron olan Youdi tarafından bir görev (bir sipariş) alır: Git ve Molloy'u bul. Moran, tıpkı yüzünü hiç görmediği müşterilerinden gelen cansız fotoğrafları mekanik bir itaatle tuvale geçiren, sanatı bir memuriyete ve zorunluluğa dönüşmüş bir zanaatkâr gibi, Youdi'nin görünmez otoritesine boyun eğer ve oğluyla yola çıkar. Ancak yolculuk ilerledikçe o katı kurallar, rasyonel düzen ve mekanik itaat çöker. Moran bedensel olarak sakatlanır, mantığını yitirir ve aradığı o sefil şeye, yani Molloy'un bizzat kendisine dönüşür. Başkalarının dayattığı siparişleri yerine getirmeye çalışırken kendi otantik benliğini yitiren, kurduğu o korunaklı, rasyonel düzenin (atölyenin) aslında ne kadar kof olduğunu fark eden bir adamın trajedisidir bu. Kitabın en sarsıcı yanı, Moran'ın hikâyesinin aslında Molloy'un hikâyesinin öncesi olabileceği şüphesidir. Belki de Moran ve Molloy aynı kişidir; biri düzenin ve kuralların, diğeri ise çöküşün ve hiçliğin temsilidir. Birey, "Herkes"in veya görünmez otoritelerin (Youdi'lerin) dayattığı o saygın kimliği üzerinden sıyırıp attığında, geriye sadece çürüyen bir et yığını ve anlamsız kelimeler kalır. Tabi bu da benim çıkarımım. Ve tüm bu felsefi dehasına rağmen Molloy, biz okurlardan sadece sabır değil, adeta bir mazoşizm talep ediyor. Kitabı sadece yüceltmek, edebiyatın o acımasız gerçekliğini ıskalamak olur. Beckett, anlatının çöküşünü anlatmak için metni gerçekten çökertir. İlk yarı, paragraf başı bile olmayan, noktalama işaretlerinin anlamını yitirdiği, sayfalara yayılan devasa ve boğucu bir metin bloğundan oluşuyor. Bu yapısal şiddet, bir noktadan sonra estetik bir deneyim olmaktan çıkıp, okuru kasıtlı olarak duvara toslatan kör bir inada dönüşüyor, en azından bende böyle oldu. Beckett bizi o karanlık odaya kilitler ve anahtarı yutar. Son olarak toparlamam gerekirse bu kitabın okunması kadar kaleme alınmış olabilmesi bile başlı başına zorlu bir süreç olsa gerek. Çünkü eğer başka bir yazar, karakterinin yaşadığı psikolojik kilitlenmeyi, eylemsizliği ve yaratım krizini aktarmak için Beckett'in bu yolunu birebir taklit etmeye kalkarsa, büyük bir tehlikeyle yüzleşir: Okurun o metinden sağ çıkamaması. Çatışmayı anlatmak için çatışmayı yok etmek, edebiyatın sınırlarında dolaşmaktır; ama o sınırdan aşağı düşmemek gerekir. Kitabın ikinci cildi olan Malone Ölüyor ile bu zorlu üçlemeye devam edeceğim.
MolloySamuel Beckett · Kırmızıkedi Yayınevi · 2018391 okunma
·
80 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.