Beckett’in Adlandırılamayan’dan yedi yıl sonra yayımladığı Acaba Nasıl?, varoluşun sadece parçalanmadığı, aynı zamanda şekilsiz bir çamura indirgendiği edebi bir enkaz. Becket'in kalemini bir defa sevdiğiniz zaman tüm kitaplarını arka arkaya okumak isteyeceksiniz. On beş gün içerisinde Becket'den okuduğum bu 6. kitap. Ben de kalemini sevenlerdenim görüldüğü gibi.
Beckett bu eserinde bedeni bir solucana, dünyayı ise uçsuz bucaksız, zifiri karanlık bir batağa dönüştürmüş. Edebiyat tarihinin bana göre en nefessiz metni, hayatta kalmanın ve ötekiyle temas kurmanın yarattığı dehşeti tavizsiz bir dille masaya yatırıyor.
Anlatıcı, zifiri karanlıkta, yüzükoyun çamurun içinde sürünür. Sahip olduğu yegâne şey, içinde birkaç konserve kutusu ve bir konserve açacağı bulunan bir çuvaldır. Zamanın olmadığı bu boyutta, anlatıcı sürünmek ve o konserveleri tüketmek zorundadır.
Bu çamur deryası, dış dünyadan tamamen kopmuş, insanlardan gizlenerek sadece önüne konan sipariş fotoğraflarından yağlı boya portreler çıkaran bir ressamın atölyesindeki o boğucu rutubetin ontolojik karşılığıdır. Sanatçı için o atölye nasıl ki hem bir sığınak hem de onu yavaş yavaş yutan bir bataklıksa, anlatıcının çamuru da öyledir. O konserve kutuları ise, sanatsal bir coşkudan ziyade salt hayatta kalmak, bedeni ayakta tutmak ve kirayı ödemek için kabul edilen o ruhsuz, mekanik siparişleri temsil eder. İnsan, kendi varoluşsal tiksintisine rağmen hayatta kalmak için o çuvalı sürüklemeye mahkûmdur.
Kitabın en sarsıcı bölümü, anlatıcının çamurda Pim adında başka bir yaratıkla (bir insanla) karşılaşmasıdır. Anlatıcı, Pim'in tırnaklarını etine geçirir, ona konserve açacağıyla vurur; amacı onunla sevgi dolu bir iletişim kurmak değil, ona zorla konuşmayı, ses çıkarmayı öğretmektir. İnsanlar arası temas, mutlak bir işkenceden ibarettir ve bir tarafın diğerini nesneleştirmesiyle sonuçlanır.
Müşterilerin gönderdiği cansız fotoğraflara bakarak onlardan bir yüz, bir ifade çıkarmaya çalışmak, tam da Pim'e uygulanan bu sessiz ve mekanik işkencenin bir benzeridir. Öteki, sadece eziyet edilen ve nihayetinde terk edilen bir çamur yığınıdır.
Kitap, hiçbir noktalama işaretinin bulunmadığı, düzensiz aralıklarla bölünmüş kısa paragraflardan, adeta kesik kesik alınan nefeslerden oluşuyor. Eserin orijinal adı olan Comment c'est (Nasıl), Fransızcada commencer (başlamak) kelimesiyle fonetik bir oyun oynuyor burada. Anlatıcı sürekli "nasıl olduğunu" anlamaya ve yeniden başlamaya çalışıyor ama dil tamamen iflas ettiği için cümleler mantıksal bir yapı kurmaz, sadece çamurun içinde boğulmamak için çıkarılan anlamsız sesler gibi art arda dizilir.
Kitabı okumadan önce biraz araştırma yapıp bu bilgileri edindikten sonra okuyunca yerli yerine oturdu herşey.
Son olarak toparlamak gerekirse Acaba Nasıl?, insanın çaresizliğini ve izolasyonunu anlatmakta felsefi bir başyapıt olsa da, edebi bir kurgu olarak okunması sıradan okur açısından bir fiziksel acı ve tahammül testidir. Noktalama işaretlerinin yokluğu, bitmek bilmez sürünme tasvirleri ve metnin nefes alacak tek bir alan bile bırakmaması, eseri bir romandan ziyade klinik bir hezeyana dönüştürür. Metin kendi içine o kadar kapanmıştır ki, okuru dışlar ve cezalandırır.
Bu kitap ile birlikte Samuel Beckett külliyatına biraz ara vermek istiyorum. Zihnen çok yoruyor okuru.