Murphy’nin hayattaki tek bir amacı vardır: Bedeninden ve dış dünyadan tamamen kopup kendi zihnine kaçmak. Dış dünyanın o büyük, çiçek açan, vızıldayan karmaşasından iğrenir. Toplumun ondan beklediği o saçma sapan çalış, para kazan, saygın ol dayatmalarından kurtulmak için kendini çırılçıplak sallanan bir sandalyeye bağlar ve sallanarak bir tür transa, zihinsel bir hiçliğe, sadece kendisiyle baş başa kaldığı o küçük dünyasına ulaşmaya çalışır. Bununla da sınırlı malmaz; insanlarla yüz yüze gelmemek için o atölyenin rutubetli duvarları arasına kapanan, dışarıdaki gerçek hayatın kaosundan kaçıp dünyayı sadece kendisine postalanan o fotoğraflardaki donuk yüzlere indirgeyen asosyal bir zihnin yaşadığı klostrofobik kriz, tam olarak Murphy’nin bu sallanan sandalyesinde vücut bulur. Atölye, tıpkı Murphy'nin kendi zihnine kurduğu o sığınak gibi, hem dışarıdaki o tahammül edilmez kalabalıktan (müşterilerden, "İnsan ve ''Herkes''"ten) koruyan kusursuz bir kalkan hem de insanı yavaş yavaş felç eden bir hapishanedir. Murphy'nin sandalyede sallanırken hissettiği o uyuşukluk, bir ressamın insan yüzlerinden kaçarak sadece boyaların ve fırçaların o mekanik ritmine gömüldüğü anki uyuşukluğun ta kendisidir.
Romanın en trajikomik kırılması ise gerçekliğin o kaba gerçekliğinde gelir: Murphy, sadece kirasını ödemek, sevgilisi Celia'yı susturmak ve bedensel olarak hayatta kalmak için o çok tiksindiği çarka boyun eğmek, bir iş bulmak zorundadır. Kendini bir akıl hastanesinde hasta bakıcı olarak bulur. Bana göre işin çarpıcı yanı, Murphy oradaki akıl hastalarına büyük bir imrenmeyle bakar; çünkü hastalar, dış dünyayla bağlarını tamamen koparmış, o muazzam ve mutlak izolasyonu başarmışlardır. Sanatçının sanatsal bir ilham veya coşkudan tamamen yoksunken, salt kirayı ödeyebilmek için o nefret ettiği sipariş portreleri mekanik bir şekilde çizmek zorunda kalması gibi, Murphy de kendi zihnine, yani o güvenli alanına kaçabilmek için dış dünyanın dayattığı zorunluluklara boyun eğer. İzolasyon bedava değildir; bedeli, kendi ideallerine ihanet ederek o çarka dâhil olmaktır.
Beckett'in diğer kitapları gibi herkesin buna benzer çözümlemeler yapabileceği altı üstü açık bir kitap yine Murphy. Tam hikayedeki ana damarı buldum diye sevinirken o belirsiz, metnin akışını koparan bölük kelimeler araya girerek Beckett okuyucuyla oyun oynuyor. Birçok cümle havada kalıyor böylece çünkü Beckett zihninin derinliklerini yazıyor ancak anlamak için bir başka ipucu vermiyor.
Son olarak toparlamak gerekirse Murphy, insanın kendi içine kapanma arzusunun o hastalıklı ama bir o kadar da baştan çıkarıcı cazibesini anlatan muazzam bir kara mizahtır. Bizi o atölyelere, loş odalara veya sallanan sandalyelere çivileyen şeyin, aslında dış dünyanın acımasız talepleriyle kendi iç dünyamızın sessizliği arasındaki o kanlı savaş olduğunu yüzümüze vurur. Gerçekten de insanın en büyük hapishanesi kendi zihnidir, ama ne yazık ki dışarıdaki o sağır edici gürültüye karşı elinde kalan tek sığınağı da orasıdır.