Samuel Beckett’ın Murphy’si, okuyucunun eline bir hikaye tutuşturmaz; aksine, okuyucunun elindeki tüm anlam haritalarını yakıp onu kendi zihninin ıssızlığında çıplak bırakır. Bir yazar olarak şunu söyleyebilirim ki; Beckett burada bir "karakter" yaratmamış, bir "vazgeçiş anatomisi" çizmiştir
Çoğu yazar karakterine bir amaç, bir "yolculuk" yükler. Beckett ise Murphy’ye tek bir görev vermiştir: Durmak. Murphy’nin sallanan sandalyesine kendini bağlaması, aslında modern insanın bitmek bilmeyen o anlamsız "oluş" çabasına indirilmiş en estetik darbedir.
Kitapta herkes Murphy’yi bir kalıba sokmaya çalışırken (sevgili, çalışan, dost, vatandaş), Murphy’nin akıl hastanesindeki o mutlak sessizliğe olan tutkusu, aslında hepimizin içindeki o "hiçlik" arzusunun dışavurumudur. Murphy'nin o meşhur zihin analizindeki "karanlık bölge"ye ulaşma çabası, edebiyatın ulaştığı en yüksek soyutlama noktalarından biridir. 12. bölümdeki o "toz olma" hali ise, trajik bir son değil, Murphy’nin başından beri planladığı o muazzam kaçışın başarıyla tamamlanmasıdır.
Bu kitaba "sıkıcı", "olay yok" ya da "anlamsız" diyenlerin yaşadığı o kafa karışıklığını izlemek, aslında kitabın kendisi kadar absürt bir seyir zevki sunuyor.
Murphy’ye kötü diyen kitle, genellikle edebiyatı sadece bir "olay örgüsü tüketimi" veya "boş zaman aktivitesi" sanan, zihnini sadece lineer bir çizgide hareket ettirebilen pragmatik zihinlerdir. Onlar için bir kitabın değerli olması için bir katilin yakalanması ya da aşıkların kavuşması gerekir. Oysa Beckett, okuyucudan sabır değil, bir felsefi teslimiyet bekler.
Bu eseri kavrayamayanların asıl sorunu Murphy ile değil, kendi zihinlerinin o "aydınlık ve sığ" bölgesinden çıkmaya korkmalarıdır. Onlar, Neary gibi boş arzuların peşinde koşmayı "hayat" sandıkları için, Murphy’nin o