Haydar Ergülen – Üzgün Kediler Gazeli
o bir çay istemişti, trenin içinde
biz tren yokuşuyduk, çölün içinde
ben yalnız kalmıştım, senin içinde
oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!
aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin
**
o bir dile sığınmıştı, sözü içinde
yolu yoluma çıkmıştı, çölü içinde
ben eski kalmıştım, senin içinde
oysa kaç çocuğun yerine övmüştüm seni!
düşü geçtik, kendine bakabilirsin
**
o bir bende kırılmıştı, hayli içimde
ıssız otağ kurulmuştu, canım içinde
ben kime kalmıştım, senin içinde
oysa kaç bahçe yerine açmıştım seni!
kimi geçtik, kimseye sorabilirsin
**
bu benim kalbimdi: yeni türkçede
kırılmış bir fiilin elinden aldım
göçe dalgın çıktı, menzil pervane
yetişme ey kalbim zamana kaldım
**
bu benim kalbimdi: arka bahçede
büyümüş bir çocuğun yasma daldım
dün fena bilindi, arzu müptelâ
ben kendimi senin için aldattım
**
bu benim kalbimdi: eski mes'elde
yorulmuş bir meleğin suçunu çaldım
günah çok görüldü, ceza biçare
kelimeler külüne ateş yazıldım
**
bu benim kalbimdi: henüz üstümde
tutuşmuş bir otun yurduna vardım
yalan suya erdi, tabip bahane
yetiş bana kalbim senden usandım
**
nasipsiz bir terziyim, hatıram tenha
kim üşüse kuşkusu sırtımdaki gömlekten
ırmaklar akar gibi uzayıp her makasa
kesildi kumaşım, yolculuk keten
**
ustamı ben seçmedim, sınavım yakın
elim dönse dilim dönmez, boş bırakın
başım döndü bu gömleğin rengini
ayrılıktan bağışlayıp ipeğe kavuşturmaya
**
bu kaçıncı gömlek rüzgârı tamam
külleri ekim'dir, saçları nisan
diliyle yaralıyor geleceğin hatırasını
sessizliği onarırdım çırağı dursam
**
sanki yoksulluğa ödünç vermişim aşkı
gömlek, tenler dolaşır: 'giyilmeye hazırım'
rüzgârsız bir terziyim, nasibim tenha
çıplak, canlar dolaşır: 'yenilmeye hazırım'
**
annemin yüzdüğü harf denizidir
B Beşiktaş'a giderse, E Eminönü
her vapurda geçer onun harfleri
geçmiştir sessiz gemiler gibi gençliği
**
annemin gezdiği gazel yurdudur
gülün adı G, Ç çil şenliği
her mahcupta vardır onun izleri
taşımıştır gül saatlerinin sessizliğini
**
annemin sezdiği aşk derindedir
A arzuysa, H hevesler bahçesi
her aşkı sevindirir onun gözleri
saklamıştır merhametin kayıp inceliğini
**
annem elbet vefadan emekli olur
N kadar naz etseydi n'olur
ruhum karaya erken çıkmazsa eğer
o gülü taşıyan bir vapur olur
**
mektubunuz kapandı dahi size açılmaz
bir mahrem maceradır pul bekler kaçınılmaz
şairlerin mazrufu bir küçük felsefeyse
onlardan giden mektup samimi karşılanmaz
**
'bir mektuba yazıldım, anlarsınız derdimi,
rica etsem, bu hevesi bana bağışlar mısınız?'
böyle hamiş olur mu, zinhar yakışık almaz,
efendi ol, zarfa gir, hevesle oyun olmaz
**
mektubu güvercine benzetmek yanlış olmaz
besleyeni güldürmez, bekleyeni öldürür
dile zarf mı dayanır, pulunuz hangi aşktan,
her mektubun puluna uzanan dil kavuşmaz
**
kim yazdıya giderse mektup yerini bulmaz
attınız bu mektubu, şimdi almamak olmaz
gelişiniz mektupmuş, gidişiniz telgraf
pulundan eser kalmasa, aşk mektuptur, yırtılmaz!
**
iki kişi bir gölgeye sığarsa
gövden aydın olur, sözlerin mahmur
tez akşamdan ay içine doğarsa
rüyan yeni olur, aşka yorulur
**
sana ay çıktığında üzümler daha
gece olup gözlerine toplanmamıştı
ay çıktı ve kuruldu onlara yağmur
ay geçer ve gönüldeki bağlar bozulur
**
ay senin vedana uğrattı beni
vedaya her zaman bir konuk bulunur
ay dersidir: bulut biriktiren göz
akar akar yalnızlığa boğulur
**
iki heves bir nefese dolarsa
dilde mavi kalır, gecede buhur
ay üstüne çok söyleme ay yârim
akşam gelir, sabah gider, unutur
**
asû demdir nefes üzre hoş gelir
cem olana, dem duyana can olsun
asümana nazar eyler düş gelir
gönül göze, kâlp âleme tan olsun
**
asû demin geldi aşk deryasına
söz diline, aşk iline yâr olsun
tülden bir ruh doldu has odasına
üç perdelik dünyada bahtiyar olsun
**
asûde-dil olmak pek müşkül derler
darda, zorda yardımcısı pîr Hızır olsun
divân pazar olmuş, cahil münevver
akıl ile duygu ona güzel sır olsun
**
asûde-hâl büyüsün hâller içinde
adıyla yaşasın, hâlince asûde olsun
gül açılır gibi dostun yüzünde
Tanrının kondurduğu bir bûse olsun
**
sana küstüğümde sen yoktun daha
yokluğuna küsmüştüm sonra sen geldin
kendime isteyemezdim seni öyle güzeldin
şimdi varmışsın gibi küsüyorum yokluğuna
**
alınganlık, ah, bilmezsin, küsmem de küsülecek
zamanda, n'eyleyim varlığın yokluğundan tenha
senden başka küsecek kimse mi bıraktın bana
bir ben kaldım bir de bıraktığın küskünlük tenha
**
sen kimseye küsmezsin bilirim, gözlerin de
yaprak hırsızı güz: anılar düştükçe göz
dolar, yaz gelmeden temizlemek gerekir
gözleri yoksa küskünlük de gözyaşıyla kirlenir
**
küsecek kadar sevmeli insan birini
o gelince küsmeli: nerdeydin bunca zaman
niye sevmedin beni, küsecek kimsem yoktu
demeli, o varken de kimseye küsmemeli
**
vefa aptal ayinidir abdâl, oyuna gelsene! dedi
geldim, benden önce çocukluğumu bağışlayın, sizi o sevdi
**
dua delisiyim, himmet et, deliyi oyuna alsana! dedi
aldım, eyvah! ruh şimdiki zamanmış, gövde dünya delisi
**
içim çocuk, gecem kadın, bu oyuna bahçe olsana! dedi
oldum, hâlâ sürmekteyim yokluğu, günlerim gam bahçesi
**
asrı zamandayız şaşkın, bende oyun çoktur, gülsene! dedi
gülemedim, yenilginin oyunundan yeraltına kim çekilmiş ki?
**
bu serzeniş resimlerde yeterince boyanmış:
"Ben"deki aşk eksiktir, fazlalığı paylaşır
**
can içinde cam kırılmış, söz düşküne kalmıştır,
şaşkına bir can düşmüş, canda kırık kalmıştır
**
kaçak isen yanımdasın, yolcu isen karşımda
hangi seyyah bir göçü içinden dolaşmıştır
**
bir günlük ağacı gibi aşkın doğusundanım
çöl diye geçilen aşk doğudadır
**
dünya denen dükkâna neyim yoksa bıraktım
emaneti alan yok dil yarasıdır
**
dört kapıda bulut olup aynaya kandım
sır tutmayan ayna yüz karasıdır
**
beni umurundan düşen seni dünyaya saldım
sohbetinden düşeli daldığım çok ummandır
**
geçseydim, geçilirdim, güler yanardım
sussaydım, sorulurdum, söyler yanardım
açılsaydım, kapanırdım, kurur yanardım
baksaydım, kırılırdım, düşer yanardım
iptida ağlardım gözden, şimdi içten yanarım
**
ben çölü sende kaybedince bildim
çünkü ben uzaklığı sende kaybettim
**
kendine düşme herkesin çölü peşinden gelir
mesafelerden değil, geçen zamandan gelir
**
çölden istediğin boşluktan fazlası, neresidir
kimse kimsenin çölünü görmüyor, neresidir
çölde aradığın şey çölde bulduğun şeydir
bulduğun çöl kendini kaybedeceğin şeydir
**
kayık karşıya varınca sizin gözleriniz umman
daldık efendim
yangın dile çıkınca sizin sözleriniz yağmur
kül'dük efendim
sır ortada kalınca sizin yalanınız baki
dil'dik efendim
müşkül ortak durunca sizin yatağınız viran
kaldık efendim
aşk yolundan taşınca sizin bahçeniz tarümar
olduk efendim
fener dahi sönünce sizin yıldızınız zühre
gördük efendim
kul kendini bulunca sizin efendiniz kayıp
n'olduk efendim
biz hiç olmaz mıyız âşık, olduk efendim!
**
veda şehri kimindir, geldi bizi yurt tuttu
evvel asûde göründü sonra şımarık durdu
ruh semtine kayıtsız çok talip çıktı aşka
merhametle çağrılan acıyarak unuttu
**
'bense fakir derviş' gibi bilindik yoksulluğa
ten hırkadan uçtuysa, bu şiir bir yokluktu
**
bana bir odanı ayır, sen masumsun
oteller ruh hırsızı, sen pansiyonsun
bana bir sahil bağışla, sen ırmaksın
kara gövdem derin suda aklansın
**
bana bir boşluk gönder, sen zarfsın
her mektubun içime bir çöl bıraksın
bana bir şehir kur, sen salgınsın
ruhu aşktan başka veba sarmasın
**
bana bir sır bırak, sen aşksın
kimsenin hevesinde gözüm kalmasın
bana bir anne doğur, sen güzelsin
bir heves çocuğum ol, ev üzülmesin
**
yaşadığımız hayattan alacağı varsa yaşanmayanın
ne anlamı kalır yalnızca yaşadığımızı hatırlamanın
kimse taşınacak kadar uzak değilse birbirine
dur, yine senden yakınını bulamazsın kendine
**
bakmanın sonu yok gözlerin nereye yetişebilir
dünyada yalnızca körlerin gözleri temiz kalabilir
**
Ayşegül oluyormuş yuvaya giden küçük kızların ismi
sen de ol, ama aklıda tut bütün isimlerini, e mi?
sen Esma'sın, hem isimler hem de sıfatlar evi
ismine bir zarf gelmiş, Sare yazılı, şaşırma e mi?
**
isimler de yolculuğa çıkar ya, baba ocağına sözgelimi,
Bartın'da Esme olursan bunu sevildiğine say e mi?
Ankara'nın uzunhavası İstanbul'da oyun havası oluyor belli,
olsun, ay yüzünden esmeler rüzgârını eksik etme sen e mi?
**
gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış
gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak
sen bir şehir olmalısın ya da nar
belki Granada, belki eylül, belki kırmızı
**
çocukluğun tutmuş da yine âşık olmuşsun
sanki bana, sanki ah, sanki olur a
**
gözlerin şehirden yeni ayrılmış
gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan
hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan
**
aşkın yerini iyilik aldığı zaman
inanırım beni sahiden sevdiğine
**
ayrı ayrı daha mı çok yakışıyoruz birbirimize
siyah-beyaz resimlerde ahşap avuntu
**
soğuk devlet, soğuk gece, arkadaşlarım nerde
ah, ölüme mi indiler henüz hayata çıkmadan
**
ev ne, duvar! Avlu bir gülümseme
göz kırparsan taşın bile kalbi var!
ev ne, zaman! Avlu haziran gibi iyi
sudan işlek, gökyüzünden çalışkan
ev ne, karanlık! Avlu fenerli deniz
zeytin ağacından ada, gölgesinde yunuslar
ev ne, vatan! Avluda atlas açık
ovaları sevindir, hisli dağlara da çık!
ev ne, büyük! Avlu gezgin lunapark
gıcırdasın ahşap sesli dönme dolap
ev ne, cümle! Avlu şiirden hece
İ-dil ba-na av-lu ol!
ev ne, batı! Avlu aşkın doğusu
iki ağaç bir gece rüzgârlar kavuşacak
ev ödevse avlu aşk, ne şiirler kopacak!
**
ne batıda ne doğuda tek yaprağını görmedim
kırgınım felsefeye, yer vermemiş ağaca bir bilge olarak
**
yavaş git, ruhum yetişemiyor sana, dedim, içimden
kopan yolcuya, dursaydı, ağaçların gözyaşını dinletecektim
**
zeytini dinledim beklemeyi öğrendim, akasyadan gitmeyi,
vuslatı ceviz ağacından, limonun dediği ayrılığı ve aşkı nardan
ağaçlar komşumuzun evidir, ruhumuz gülümsüyor avlusundan
**
giden gelmiyor dedikleri Muş değil, aşk olmalı
dağlar yerinde de Ferhat yok, yolu yokuşa vurmalı
**
uzaklık ayırmıyormuş bildim, ayrı ayrı uzaklara düşenler
meğer en yakınına gelirlermiş birbirlerinin
**
insan önce ayrılığa yetişir, belki sonra bulurmuş
birbirini, ne acı! Acı bile kalmamış sende
seninle aşka değil, zalim, ayrılığa kavuşabilseydik keşke!
**
"teselli" olsun isterdin kaçırdığın şu son vapurun adı
o Üsküdar'a gitse sen tutar yanlış bir adaya inerdin
**
ne uzun bir sefermiş yalnızlık, gemisiz, kaptansız, adaşız
gözlerin terk ettiği bir bahçede ağaç olmak, dalsız, yapraksız
**
ara sıra adalara bak açılırsın, aşk sensiz de Üsküdar
gözlerin acıyorsa gece var, rüya bir teselli uykusudur
buna dünyanın sonu derler efendi sen şiirle avun dur!
**
bir gülüşten doğmuş olmalısın sanki ikiçocuk
bir ağızdan: Kahkaha fazla gelir sende açmaya
harflerin ikiçocuğun eski özlemi gibi sana
kırıldı kırılacak - yetişmenin ince bacaklarıyla
**
biri biraz geveze, akşam ikieve de erken çökmesin diye
sözcükler çocuktur, tuz ister ötekinden şeker yerine
**
diyorlar ki âşık odur gündüz bile karanlığıyla sarhoş
desinler ki hâlâ gam var gölgesinde ne hoş
**
aşk denizinde fener yokmuş âşığa ne gam
aşk ikliminin ışığı da gölgesi de hep akşam
ah, ışıklarım yakınca gölgesini unutan insan
ışıklarınızı bir kapasanız da aşkı anlasak bundan
**
meğer akşamın gölgesi başkaymış, yalnızın gölgesi başka
senin güzel gölgenden bana bir çocuk haziran bağışla
yeter ki haziran olsun yeter gölgesi bile aşka
**
Hüznün tüyleri dökülür, lirik bakar kedilerin camdan gözleri
Çocukluğumun kelimeleriyle şımartsam da gurbet gibi bakarlar
**
Bir zarf gibi yırtılmasın kalbimiz, çıkarın beni mektubun içinden
Kedilerin düşleriyle yıkansın şu yaralı ruhumdaki sessiz mavi
**
Evler kedisiz yetim, sokaklar kedisiz üvey sayılır, ben budalasıyım aşkın
Beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa ağzım var dilim yok
Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim
Beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular
**
aşk kalbi olanlar içindir, korkaktır
bir güvercin kadar kalp taşıyanlar, zira incedir
**
insanın vatanı arkadaşıymış, bildim, Tanrı bile
arkadaşı olsun diye yaratmadı mı dünyayı
her arkadaşla bir vatan ölür, her gözyaşıyla
Tanrı bir daha, her güvercinle bin turna...
**
kırılmamış bir nar gibi kalbimiz kırık, yetimiz
**
- "İçinden gül geçerse, gül olursun" diyor Sâdi,
içimden sana geçen şeyleri ancak başkası yazabilir
- Hiçbir maske yüzümü kabul etmiyor artık, ne fena
yüzüm neye yarar ki şimdi, sözde şair, özde fakir
- Hem bazen derinlik bile fazla, gelmez mi, gelir
şiirin kara sularında yalnızlıktan/yalnızlığa boğulana
**
- Benzetme: Anne gibi yakılmışsa bir acının feneri
n'eyleyim, çölde güneş gibi bağışlasın bu şiir beni
**
Kimse yoktur şairden başka kendinden bunca uzağa giden
Cemal Süreya'dan Ergin Günce'ye bir 'tayyare pulu'
gibi, kaldım bir içimde kimsesiz bir zarfın boşluğu,
bir içimde taşraya iadesini bekleyen bir göz yoksulluğu
**
- 'Yeniler almıyorum', onların olsun yeni hayat, yeni dünya, yeni...
şiir gibi ortada kalsın, bize kalsın, şu kimsenin almadığı eski...
- Resmen şiir: Endülüs'ün 'Şen Ozan'ı gibisin, yanında 'Mutlu Hurdacı'
Niğdeli mi Nevşehirli mi çıkaramadım, sorsam 'Mutluyum' derdi
**
- Görmeyi bekledim ben de, bir şair neye benzer, mutluluğa mı,
Şiir güzse, en çok gazel döken ağaç şairdir, deyip durdum da
**
- Kars'ın iç-kardeşi Eskişehir olmalı, kar kalesi, kar ovası
sebebli sebebsiz "bir kar sesi kuşatır" çünkü bazı çocukları
**
- "Ah benim bana benzeyen kadınım” dizesini yalnızca şiir sandım
şu her şey çoğalırken, aşkına benzeyen şairler de varmış, inandım
**
- Aşkın şiir beklediği iflah olmaz bir şair kuruntusu, aşka ne şiirden,
"Vefa bizde üzüm bağı gibidir, sizce bir kadeh şarap sanılırken"
**
- Şiirde Saba Makamı sürüyorsa şendendir ince gönül yoldaşı
içine asûde bir ada sığınmış nice esse de dünya telaşı
**
- Tanrım bana da böyle hüzünlü bir şiir bağışla, mutlu olayım
tek kederim o olsun da, çeviri bir kitap gibi cebimde taşıyayım
Şiir kardeşini aramaya gurbete çıkmış bir turna olsa
kanat açıp yoldaşlık etmeye kara bir tren bulamasa,
Kars'a gider oradan bir kızakla senin gönlüne düşerdi
aşka yetişememek olsa da şiir dosta da kavuşmaktır bir bakıma
**
- Yarın tabiat dersine girerim, söz, sen yeter ki
ağaçlardan huysuzluk, hayvanlardan ruh topla eksik sınıfa
- Bir otel gönder istersen, adresi yersiz kasaba, komşu
düşeyim sana, mum çocuk, taşradan kül akraba
**
- Usta be! Çiçek değilsin ki sorsam, 'yerini beğendin mi?'
şiir gibi ince meslek buldum sana, bağban olsana
**
Ben, Latife Tekin okuduğum zaman…
'Okudum' derim, su içtim der gibi, kaynağından yazının der gibi,
şükrederim suya ve yazıya.
**
'Su içtim' derim, şiiri okudum mu yazdım mı bilemedim der gibi,
özenirim yazıya ve şiire.
**
'Bilemedim' derim, bilmemeyi sevdim der gibi,
bilmeyişin yurtsuzuyum der gibi,
sığınırım yurtsuzluğa ve mülksüzlüğe.
**
'Sevdim' derim, sevmek yetinmektir der gibi,
hırkasından tuttum sözün der gibi,
ilişirim geceye ve derslere.
**
'Yetindim' derim, yetinmemeyi istedim der gibi,
istediğimi unuttum der gibi,
kapılırım aşka ve işaretlere.
**
'İstedim' derim, masalları gezdim der gibi, şiir çöpte
yüzüyormuş der gibi,
sevinirim kâğıda ve boşluğa.
**
'Gezdim' derim, yoksulların ruhlarının hafifliğinden
hayli ezildim der gibi,
kalırım geçmişe ve şaşkınlığa.
**
'Ezildim' derim, sırlandım yenilgilerimizden der gibi,
bir varlık bir yokluk der gibi,
düşerim öncemize ve yalnızlığa.
**
'Sırlandım' derim, yüklendim pirinç sözleri der gibi,
susmak ağırdır der gibi,
eksilirim tenhaya ve ıssızlığa.
**
'Yüklendim' derim, biz buraya nereden geldik der gibi,
yabana mıyım ne der gibi,
dönerim şiire ve taşraya...
**
Lambası hep açık yüreği bir şair feneri
İçli bir şiirdir onda insan olma hüneri
**
"Eskimolarda kar anlamına gelen
90 kelime vardır.
Araplarda en az 60 kelime
aşk anlamına gelir."
Afrikalıların ağaç anlamına gelen
öyle çok kelimesi var ki
sayısı yapraklarla ölçülmez,
aynı şeyi su için de söyleyebiliriz de
söylemeyiz: Bir de yokluğa özlem var.
Yokluk, bir rüzgâr bulur bulmaz kendine
yapraklarını görmeye giden
bir annedir her dilde.
**
"Saudade", sanırım siyah bir kelime
olarak gelmiştir Afrika'dan Portekiz'e:
'Olmayana Özlem', içli bir mektup gibi herkes
kendi acısıyla çıkar başkasında gurbete...
**
Âşıklar ve şairler dil bilmez, acıdan başka,
soru işareti gibi sevinir,
ünlem gibi ağlarlar,
virgül bile yetişemez gözyaşlarının hızına!
**
Aşıklar ve şairler, 's'den, önce özür dilerler,
sonra güzel şarap filan içip 's'yi ezerler,
"bu ne ızdırap" olur "Saudade" nin Türkçesi,
ve "bu ne ızdırap" demeye gelir şiir,
acı da aşka doğru, öyle...
**
Biri Ege, İkincisi Akdeniz
iki kelimeden ibarettir mültecilerin deniz bilgisi
başkasının evinde ölür gibi
bir yabancı dile gömülürler ikisinde de,
evsizlerinki köpek dilidir: hav ! hav !
**
Dostluğun gereğidir havlamak, ısırmazlar evleri,
'bu da geçer ya hû' der Kalenderi,
geçer! Geçmez, iktisatta pul kadar'
yer tutmayan bir tebessüm yerine,
şükür, yerlilere alfabe inmedi henüz!
**
Türklerinse gururu var ne mutlu,
hem olur mu Türk'ün Türk'ten başka gururu?
Seyhan diyor ki, annesine göre
'yangunluk'tan geçilmezmiş Bartmca dili,
Kürtçe kardeşin 'yalnızlık'tan geçilmediği gibi...
**
Adalılar ki, bir açıkhava sözlüğüdür her ada,
tuzlu bir alfabe saklarlar dillerinde
özlerler ama, 'çok' değil,
severler ama, 'aşk' değil
çok olunca azalır aşk, belki de,
ve taş dilinde ruhun taşı, ametist
bir Japon şiiri gibi dövülürmüş gövdeye.
**
Hintliler der ki, dövmeni açma sevmediklerine,
yaralarını gösterdiğini sanırlar ve sevinirler!
**
...Ve geriye eski bir kelime olarak
dünya kalıyor sanki, kırmızı ve siyahtan
yapılan bordonun dili,
sanki hayatın bir cumartesi akşamı
yaratıldığını öğrenen çocuklara
uzun ikindi duygusu nasıl çöküyorsa
güzüstü bırakıp ruhlarını,
kalbine nasıl yetişeceğini bilmeyen,
hüzünlü bir bilge sayılır mıydı bilse,
**
İyilik kanatlarının üstüne olsun, gelmişsin
şu uzun taşradan gölgesi bile yorulur bazen
yorgunsun da biraz daha yorulmaya gelmişsin
akşamlar efendidir, birbirine benzer deyip gelmişsin
dalgınlığından mı ne bir an çıkıp gelmişsin
kim kimse demeden bir de çağrılmadan gelmişsin
**
dalgın mısın, üzülme, bir yanlışlık olacaktın nasılsa
dalgınlık yalnızlığa benzer sanki çoğala çoğala
**
Gurbet açık zamanda bir deniz
hadi misafir sayalım kendimizi onun vapurunda
hem eski turnalar gibiyiz hâlâ
kendi kanatlarına misafir
hem saklana saklana yenisi yok sözler gibiyiz
bizden başka misafiri de yok ama
yine de yolcu gibi davranır bu deniz insana
**
Deniz ökse, vapur avcı görünür
çocuk Anadolu'nun kara donlu güvercinine
senden sonra da bilmem ki çocuk mu Anadolu
son güvercinini yitirmiş de hâlâ demli uykuda
kasabaların horladığı vakitsiz uykularda
uykusu sarışın, şiiri bun bir Turgut Uyar kalmadı
Cemal Süreya da yok ki bir abi araşan burada
sana çok uzun bir öğlesonuydu Turgut Uyar
sıkıntısını mı kıskanırdın: Şu kasaba bir içine baksa
sen kanatlarını toplayıp otursan da coğrafya uçsa
sınıftan! Dul coğrafya gidecek evi mi vardı
Turgut Uyar'ın tozlu şiirinden başka?
**
Kederliyim, gölgesinin terk ettiği bir kasaba kadar
yorgunum, kanatları gurbette bir güvercin gibiyim
senin yerineyim, sıkıntını yazmak kaldı bana
**
çocuk Anadolu gibiydin, şarkı gibiydin öyle
ümidimiz gibiydin birlikte hiç büyümemeye
uzun bir iyilik gibiydin, bir 'Anakara'ydın hepimize
seni unuta unuta büyümek bile hatırlamak gibiydi
durup durup insanları sanki kendilerinden çok
sevdiğimiz yılları hatırlamak gibiydi, yalnızca
bunu hatırlıyorum senden artık insanları değil
insanları hatırlatacak hiçbir şey kalmadı son zamanlarda
**
Hem olmasın da artık insanları hatırlatacak hiçbir şey
insanları insanlarla hatırlamadıktan sonra
kasabaları güvercinlerle, trenleri turnalarla
ve anıları şehirlerle hatırlamadıktan sonra
**
şimdi gölgeler de insanlara benziyor
yarısı karanlık, yarısı kiralık
**
herkes içinde üç-beş yalnız besliyor
herkesin gözü başkasının yalnızlığında
bir 'çıt' yeterdi oysa bir insanla
bir 'çıt', açılıp kapanmaya
şimdi herkesin ortasında
şimdi bir insanın ortasında
çat çat çat
çarpışan üç-beş yalnız
üç-beş yaralısı var herkesin hayatında
ve yalnızca bir cümlesi:
Biz çok yalnızdık!
Ve galiba yalnızlığın bol gelmesinden
içimizdeki bu kalabalık
öyle korktuk ki yalnızlığımızdan
kimseye bırakmadık!
**
Aşk, karanlık bir 'şey'dir.
İnsan bile aşk kadar karanlık değildir,
**
'sende aşk yokmuş' dememeli kimse kimseye
'aşk kalmamış dünyada' demeli, 'suç bende değil'
'yoksa ben de âşık olmak isterdim sana, ama yok,
yok ki aşk dünyada ben nerden getireyim?'
**
Belki sözler de karanlık kalmalı, rengini açmamalı
onların da, yoksa... Virgül bile aşk için delildir.
Belki sözlerin de aynası olmalı ve bakmalı
nasıl söylendiğine ve kime... Niye yok
yoksa suretimiz suskunluğumuzdan değerli midir?
**
Aşk çünkü karanlık bir eğlencedir
sen üzülürsün, aşk eğlenir
**
Çünkü insan bir değil
iki kere yalnızdır aşkta
(iki kere karanlık da denilebilir)
önce, kendinde değildir
ve sevgili de inanmaz
kendinde olmayana
**
De ki öyleyse:
Ölümden başka her şey ödünçtür
ödünç bir bıçak gibi elden ele gezen aşk da
ve bir kadının 'herkes bıçağını bende biledi'
demesinden daha kötüsü, bıçağını o kadında
deneyen herkesten biri olmaktır, olsa olsa!
Sen de denedin, 'zor' olduğu için aşkı
yalnızca ondan istedin,
oysa aşktan daha zoru, istemekti,
bilmedin!
**
Çocuğu içinden atarsan anne olursun
yağmuru parka atarsan üzgün
şiiri içinden atarsan şair olursun
**
Ben başkasının dili olsaydım
ezik sözler arasında bir delidil bulurdum
kırılmış kolyesini arayan inciler gibi
gözyaşlarımı toplardım, o rüyadan uzakta ve yorgun
**
Ben başkasının dili olsaydım
mavi bir kız gibi çocukluğumla konuşurdum
**
Ben başkasının sokağı olsaydım
eski bir şehire giderdim önce
annelerin çocuklarla bir büyüdüğü
o sokakta kendime kardeş arardım
**
Ben başkasının sokağı olsaydım
içimden kardeşlerim gibi geçin isterdim
**
Allah'ı iliklerine kadar duyan herkesi kıskanırdım
ve melek olup göğe çıkarken kutsal harflerin
yüze yazılı olduğunu anlardım: meğer insan
senin yeryüzündeki suretinmiş Allah'ım!
**
Saymadım kaçıncı leşim bu soğuk vücut
benim kitabımda yazmıyor vahdet-î vûcud
bilsem taş olurdum yeminle çarpılırdım
Arafat'ta şeytandan önce kaderimi taşlardım
**
Ben başkasının zalimi olsaydım
cezamı çekerdim de günahımla yanardım
**
Ben de bir evim, ruhumun penceresi
gözlerimi yalnız bırakın, derdim, nasıl
yalnız bıraktıysanız o evi birlikte;
bakalım açılır mı ikinizden bir bahçe
**
Ben başkasının evi olsaydım
taşınırdım sizden daha yalnız bir semte
**
Ben başkasının gençliği olsaydım
dayımla yer değiştirirdim bir fotoğrafta:
Yeni Sokak no: 23 Eskişehir anneannemin evi
dayım ben çocuk olurdu bense gencecik dayım
**
Ben başkasının gençliği olsaydım
dayım olurdu içlilikte en birinci arkadaşım
**
Ben başkasının kervanı olsaydım
kumu değil harflerdeki çölü geçerdim
gam yükünü yıkacak dili seçerdim
zira söz mülkünün sultanı kayıp
**
Ben başkasının kervanı olsaydım
dildeki çöl için ruhumu kime sürerdim
**
Ben başkasının kâğıdı olsaydım
yoksul gözlü sokaklardan utanır diye
çilek, eski gazeteler gibi mahcup
bir kesekâğıdı olur, her şeyi içime atardım
**
Bir mektup kâğıdı olurdum uçuk pembeden
"Yüksek bir Türk kızına takdim" edilen
ve harfleri terleyen bir askerin elinden
çıkar, sılasına mahsus selâm söylerdim
**
Belki de boş bir kâğıt: Bana yağmur
sözden yağar! Böyle teselli ederdim
varı yoğu boşluk olmuş cümlenin kederini,
bir harf denizi olurdum maviden daha derin
**
Ben başkasının kâğıdı olsaydım
kâğıttan bir şairin eline sığınırdı kaderim
**
Ben başkasının adası olsaydım
çok sevmek de kederlidir ve insan gölgesinden bile
uzağa düşer, ölüm zaten bir kara ada, derdim,
bir kız gözyaşlarına küser, ben tutar ayrılığa küserdim
**
Herkes başkasının adası ölümle ayrılık arasında
iki denizden sürgün gibi kimsesizler mezarlığında
gizlice buluşan gözyaşlarına bakar bakar ağlardım
kimin acısına sızsam, gözlerimden önce maviyle uyanırdım
**
Bir ada; iki gözyaşı arasındaki mavi harfleridir,
akşamla kâğıttan kayığı batmış bir çocukluğun,
kimi dipte kelimeler ve acısı yüzüne vurmuş
bir ada, mavi yerine bir kızın gözlerinde unutulmuş
**
Ben başkasının adası olsaydım
gözlerimi rüyadan saklardım, desinler ki: acı uyumuş...
**
Ben başkasının yalnızlığı olsaydım
geceden başka sebep aramazdım şiire,
bir anı çıkarırdım sefere, adı: İkindi Treni
ve ilk istasyonda indirirdim bütün kelimeleri
**
İki bilet alırdım, biri gölgem için biri kendime
'gece benim mesleğim', ona kalbimle çalışırken
yalnızlığımı bir anıdan önleyecek kadar ince
bir mektup pulunu terk ederdi, ben utanırdım
**
Beklenmek güzelken kim gider hemen
bilmezdim yalnızlık kimin ve bu anı neden
daha trene binmeden, nereye, ne ikimizden
bir yolculuk çıkar ne de bir şiir ikindimizden
**
Ben başkasının yalnızlığı olsaydım
bir anı olurdum kendinden başka kimseyi terk edemeyen
**
"Elmanın küçük ve kırmızı olduğu yıl
şiir yağmurun yerine yağar
ve bordo bir ay kanar bundan aşk yerine..."
(Bir Kızılderili Şiiri)
**
Yazla yıkanmış elma
caneriği olur sesinde
güzün yıkadığı üzüm
cansuyudur sevgiliye
(Eski İran Şiiri)
**
dibe vurunca anlaşılır bazı şeylerin derinliği
(Eski Mısır Şiiri)
**
o elma kalbimdir benim eski serseriliğim
(Eski Mısır Şiiri)
**
Şairlik, haksızlık etmektir düpedüz
elma dururken üzümün karanlığına
her bağdan yepyeni bir salkım heves
ve her adada başkalığıyla şımarıyorsa elma
(Eski Ada Şiiri)
**
Nar dahi açılsa tanesi narin
üzüm yatağında ateş, yüreği serin
elma sırmış meğer ötesi derin
bir elmayı soyamadım erenler
Ağustos'a düştüm aşktan bir umman
Ekim'de eğlendim hayli bir zaman
boşunaymış yağmur, zalimmiş Nisan
bir gönlümü bilemedim erenler
(Eski Bektaşi Nefesi)
**
büyük bir ev buldum, adı sokak, bir de küçücük
parkı var, gölgesi içinde keder gibi durur
ister Haziran de, ister Ağustos, balkonunda
aşka da yer bulunur, hâlâ elmayım diye
(Eski Bizans Şiiri)
**
Cumartesi: Şehir kalabalık ve kendine çarpıyor.
Pazar: Ada sessiz ama yalandan batıyor.
Pazartesi: Sanki yazın son günü herkes kızıyor.
Salı: Yağmur nerede bir arkadaş daha ölüyor.
Çarşamba: Pul mu yetişir acıya mektup gibi yağıyor.
Perşembe: Bordo mu? Ay çıkınca boyası dökülüyor.
Cuma: Elma çürük, şiir hava gibi bozuyor.
(Yeni İstanbul Şiiri)
**
Şiir hangi gündür?
Kim bilir?
Yazan bilmiyor.
(Yeni İstanbul Şiiri)
**
Merhamet ayları çoktan geçmiş olmalı
Ağustos merhamet kadar sıcak değilmiş!
İnsanın kendisiyle arayı açtığı zamanlar vardır
bir gün de olabilir bir ömür de, fakat
hiçbiri hoyrat sayılmaz Ağustos kadar
bazen bunca uzaklığa bakıp da insanın
git diyesi gelir Ağustos'a 'git ve merhamet
dilen zalimliğine şu adı çıkmış Nisan'dan'
(Yeni Yaz Şiiri)
**
Ha şiir yazmışsın Eylül'de
ha günah işlemişsin
bence ikisi de bir
ve yalnızlık suç gibi işlenir
("Defterlerde Kurutulmuş Şiirler"den)
**
Gidecek başka bir yeri varken Kasım'a gelen
kelimelerden şiir olur (ben gelir miydim?)
Düşecek başka bir şiir varken bana düşen
elmalardan ayrılık olur (ben de düşerdim!)
Isınacak sıcak ruhlar varken benimle üşüyen
renklerden sonbahar olur (beni de yetiştirdiler!)
(Eski Yahudi Mistik Şiiri)
**
"Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filan da gider bu gidişle''
Aralık yoktur Turgut Uyar'da
Ekim gibidir her şey
bence de öyle
**
Üşümüş bir sokak kedisinin kirli burnunu
kâğıt mendiliyle silen o küçük kız olmak isterdim,
çünkü inanırım o küçük kızın çağrıldığına
o yavru kedinin derdine çare bulamasa da
saflığından ötürü onun çağrıldığına inanırım
belki saflığı iyileştirir onu çağıran cümleyi,
belki onun sözcükleri açık yaraları kavuşturur,
belki bir melek tercümesidir o küçük kız
**
Gerçek olan tek şey gerçek
para eden tek şey para
şehirde aruz geçmiyor
başkası kâr etmiyor
**
İyi değiliz gözlük bak durmadan
kırmaya çalışıyorlar bizi hiç iyi
değiliz iki gözüm, bende can, sende cam
bırakmadılar, daha kırılacak ne varsa bizde,
**
gözlüğü olmayanlar çok mu acımasız oluyor
ne, çekip alıyorlar seni gözümden, öyle
çok eziliyoruz ki gözlük, sen bensiz kırık,
ben sensiz karanlık, nerde insanlık
bizi bu kadar kırmasalar, di'mi cam
dostum, onlara da birer gözlük alırdık!
**
Ne güzel gözümün önünde olman yine,
sensiz ne gülüşün tadı var ne de bakışın
sen olmayınca kötülük daha kötü görünüyor
gözüme, yumruklar daha zalim, sözler daha
sert iniyor yüreğime, sensiz bu dünya
bomboş görünüyor gözüme, sana gözüm
gibi bakacağım artık senden başkasını görecek
gözüm yok, bizi görmeyenlere
söyleyecek sözüm yok, bizi çok kırdılar gözlük,
bizi tuzlabuz, bizi unufak, bizi camçerçeve
kırdılar da bakmadılar bir kez olsun cangözüyle,
şimdi hem cana, hem cama göz diktiler,
hem gözden düştük hem sözden, bir daha
kınlamayız gözlük, sonumuz olur kırılmak bir daha,
parçamızı bulamazlar ikimizin de!
**
Ah ne bakacak
göz, ne görecek gönül bıraktılar bize,
bir güzellik kalsaydı, iki ne dört gözümüzle
titrerdik üstüne, candan içeri olan camdan içeri
derdik demesine de, öyle bakımsız, bakışsız
**
bıraktılar ki gözümüzü, gönlümüzü, ne can
hevese geldi, ne göresi geldi camın,
biz birbirimize iyi bakalım gözlüğüm, canım,
belki onlar da iyi bakarlar kendilerine,
gözlüğüm, iki gözüm, kemiğim, bu sözlerimle
umarım kırmamışımdır seni, zira çok incesin
kırılırsın, kırılır arkadaşlığın camdan kalbi de!
**
Ey cemaat nasıl bilirdiniz bu çocukları?
-Kendilerinden başka kimseye zararı yoktu iyiliklerinin!
**
Bir yalan doğru sayılabilir eğer kusursuzsa
cinayet çabuk geçer vefa uğruna
hem ne cinayetler vardır ölüsü bilinmeyen
bir ölümde birden çok uygulanır kurbana:
Sizde bıçak, bizde vefa, vurun tanrı aşkına!
**
Bazıları kötü bir ölü örneği oldular, hemen
öldüler, demek yeterince sevmemişlerdi sizi
bazıları hâlâ ölüyor kendinizi sevmeniz için
bozuluyor ölümün kafiyesi, yer kalıyor iyiliğe
üzülmeyin geldik biz ölmeye, ölmeye, ölmeye...
**
Bak canım, ölümü öp, başka kurban arama
işte buradayım, vur bana, çok ölürüm ben
daha senin uğruna, bıçağına kurban olurum,
ölürsem senin için en güzel ben ölürüm
hadi vur beni bıçağa, bıçağa ve aşka vur!
**
İyi çocuklar da biraz vefa bekler katillerinden
galiba yeni bir Ölü buldunuz, size çok kırıldım
ben o kadar kötü bir ölü müyüm sizin için
az mı uğraştım ölmeye, öldüm öldüm dirildim
**
Ölünüz konuşuyor: Sevgili katilim, beni koruyun
başkasının bıçağına bırakmayın, n'olur siz vurun!
**
(Havanın bile ağırlığı var, sözün neden olmasın?)
Şiirin özgül ağırlığı söz.
Sözün kimyası şiir.
**
(Sanırım o çocuk eski zamandan!)
Şu şiirde geçen aşkı başka hiçbir yerde
görmedim ben, şiire düşmüş diyorlar...
(Şiir ve aşk. ikisinde de aynı zaman!)
Çocukluk arkadaşımı buldum şiirde...
(En güzel sebep; kaybolmuş zaman!)
Fakat geceyi de gördüm şiirin üstünde...
(Şiirin gençliği kolay değil, zor zaman!)
Şiir, insanın hâllerinden olduğu zaman...
(İnsanın birinci hâli şiir, yalın zaman!)
**
Hayat cevap mı, insan cevap mı?
Şiir de gecenin içinde bir yolcu.
Şiirin yolu da geceden geçiyor
hepimiz gibi. Gece derslerinde
herkes öğrenci: Söz de şiir de,
aşk da, insan da. Ve en eski öğrenci,
zaman elbette, zaman biraz daha zaman!
**
"Şairin hem lambası hem de gündüzü gece"
dizesini geceyi övmek için yazmadım,
gece, şiiri övmenin bir biçimidir. Gece
buluşturur şiirin ve şairin zamanını.
Şiirin gecesinde buluşuyor ne varsa zaman diye.
**
Şiirin saati eskidir ve
sonsuzluğa ayarlıdır. Anla ki bundan başka zaman
yoktur. Anla ki şiirin zamanı, senin zamanındır.
Anla ki şiir de sensin, zaman da".
Anladım zaman yokmuş şiirden başka.
**
Yola heves et önce kaderini sal yola
ve gittiğin yeri unutmadan yolculuğu
sakın anlatma, hâl böyle: çok yol alan
menzili unutmalı! Adını da alma yanına
gözlerim de, ama geride de bırakma onları,
unut, yalnızca yürektir göze alan her şeyi,
sen kalabalıksın de onlara seni götüremem,
ve yolu asla onu bilen birine sorma
yitirirsin yanlışını, kaderini yitirir gibi,
kaderini gölgeye bırakanı yol duyar,
yola heves edeni ayrılıklar uğurlar!
**
Boşluğa heves et, boşluk senden büyüktür
toprak anımsar, deniz siler, boşluksa bekler
rüzgâr açıp ruhunu uzaklığa saranı
sen de bekle, insan uzaklığı kadardır
ve insanın ancak uzaklığı kadar şiiri vardır
aşk bazen şiiri bekler olmak için,
şiire düşerse nihayet bir kitapla kapanır
şiirle aşkla kapanmaz boşluk büyür daha da
**
Eski, yorgun, kırık olsa da kalbiniz,
o şimdi içinizdeki kimsesiz
kalbinizi yanınıza alm şeyhim
gece yalnız geçilmez!
**
Nisan, iyidir 'Gördüğünü işitmek' le değil, 'işittiğini
görmek'le geçen bir iyilik,
**
Ekim, iyidir. Bir evin tek çocuğu olan 'küçük oda' gibi
geridedir. Ekim, kendi yatağında uyur.
**
Nisan balkonsa, Ekim küçük odadır.
Balkonla, küçük odanın aynı ırmağın yatağında buluşmaları
kaçınılmazdır.
Yalnızlığın defteri kolay dolmaz.
Birdenbire karşımıza aşk ırmakları çıkabilir,
**
Bir katil ve maktul ortakyapımı olan cinayet,
çünkü iki kişi arasında işlenir.
Borges gibi 'Bir kadının adı ele veriyor beni' dememek
için... ve belki de en çok iki ırmak arasında bir aşk
kalmamak için 'hayat'ı 'ırmak' diye okumalı. 'Üzerinde
sahibinin adı yazılı olmayan bir hayat yoktur.' (Nabokov)
**
Mehmet Koyunoğlu'na, pek erkencisin arkadaş demeyecektik;
gençliğimiz gibi gidene, hani şiir gibi şarkılar yakan
Fikret Kızılok'a ‘Bu kalp seni unutur mu?' demeyecektik,
biliriz, unutmaz, dünyanın bu son/baharına, sondan
sonraki kışına ne kalırsa kalbimizden,
kalırsa yani kalbimiz, unutmaz!
**
Kelimeler nereye gidiyorsunuz böyle, savaşa mı, maviydiniz,
kırmızıydınız, beyazdınız, mordunuz, yeşildiniz, şimdi
kahverengiler, griler, siyahlar, hakiler içinde hiç bilmediğiniz
dillere gidiyorsunuz, çekirge sürüsünden harf ordusu
karınca katarından şiir alayı, cümle mangası, hiç düşmediğiniz
çöllere gidiyorsunuz
**
Kelimeler, kardeşlerim, savaşta işiniz ne, büyük küçük
demeden birer birer kırılacak harfleriniz de
sizi başka savaşlar bekliyor bilmiyor musunuz, aşk
bekliyor işte, savaşların güzeli, evler bekliyor
'savaşların çetini’, oyunlar bekliyor bahçeler gibi
kâğıtlar bekliyor ki kimse kimseyi beklememiştir öyle
yollar bekliyor, gözler bekliyor, narlar, incirler, üzümler
zeytinler bekliyor sizi, kelimeler kardeşlerim, nereye
gidiyorsunuz terk edip şiirleri, eylülleri, kederleri, yağacak
karları belki gelecek belki de geçmiş sonbaharları
**
Bari tüfek çatmamış bir kelime bırakın da geriye
onunla sitem edeyim harbe giden kardeşlerine!
**
'Beyrut inceliktir" diyor Feyruz, "Bağdat gözbebeğimiz"
onun 'Turkuvaz' sesindeki gölge bile yetişmiyor acıya
top, tüfek, tank, dozer, uçak, bomba, helikopter
"hâlâ o besteler çalınır" mı acı duvar bir ummanda?
**
'Kötü insanlar da düğün yapar', haklısın generalim
biter miydi kötülerin düğünü askerlerin olmasa
Cezayir Karşılaması hâlâ bir yara Fransa'nın içinde
sizinki top, tüfek, tambur alı, kom'tanım, Arabınki delikli zurna
**
Ümmü Gülsüm hani, Feyruz nerede, bir Hüseyin Ali
düğün şarkıcısı, say ki bizim Neşet Ertaş'la Hacı Taşan'dan biri
sesi esmer olanın kaderi de karanlık olurmuş meğer
ne zaman düğün eviydi çöl ne zaman ölü evi
**
Ne desen haklısın, bugünleri görmeseydin de
keşke sen ölseydin Yusuf
dört yüz milyonluk atın da arkandan ağlasaydı
Yusuf çok bulunur ağlamaya da
ağlayacak at bulunmaz Yusuf'a
madem gitti gözün gibi baktığın atın
gözyaşından başka sermayen de kalmadı hayatında
madem ölemedin, ağla Yusuf Keklik ağla,
ağla Yusuf Keklik ağla!
**
AH! : Yerimize ne sayılır yoksa bir kırık nefes içre?
BEYHUDE : Ne sanırsın, herkes sonrasından kırılır önce.
CAN : Doldurmaz cam kâseyi, ruh sokağı tarumar.
COŞKU : Yanlış imlâ, güzel kardeş, çocukluğun 'ç'siyle ikiz.
DOSTLUK : Henüz, yine, hâlâ... Bir çocukluk hastalığı mı ne?
ELEM : Bizi terk etme!
FİYAKA : Aradığım çocukluk benimki değil!
GAM : Çocuk bedeviler miyiz ne, tozlu ve gamlı ve...
HEY! : Kelepir vadide iki çocuk birbirinden kayıp. Çıt.
ILIK : Gölgeli sözcükler, şarkılı yaz sokakları, yok gece.
İKİ : Çocuktur. İkidir. Hangi biri ötekinde çok kayıp?
JEST : Kürtte gezdim, gül takındım; "anneanne!
KEDER : Beni ödünç al kendinden!
LÜTFEN : Bizi kırmadan önce he-ce-le.
MİSKET : Saflığın tavanarası. Senin için bende saklı.
NAFİLE : Mektup camdır, kırılır. Pullar ve 'saudade'.
OVA : Anıların kara denizinde şairler kara mülteci.
ÖLÜM : Bir skandal hâlâ siyah borsanın dibinde.
PERİ : Aşkküre'nin var sebebi. Yok ki evveli!
RUH : Camdan ince, canda tül, hafif sitem gövdeye.
SIR : Yitirilmiş ne varsa, uzak yakın akraba.
ŞEY : Yokluğunuz nasıl eskitti ki şimdi yarın, dün.
TÜL : "Çıplağız, gözlerimizden başka örtü yok bize."
UZAK : Siyah yine siyah yine... Şimdi kim öldü bende?
ÜZGÜN : Çıt-çocukların şiiri uyak bırakmadı bende.
VEDA : Henüz cam olmadan sessizliğe... Böyle nereye?
YOK : Bizi toplama daha kırılırız sana yağmur yağdıkça!
ZARF : Sus artık, pul gibi bırak bizi ortada.
Q, X, W : Kardeşimsin, harfimsin, adım gibi kırıl bana.
Ğ : İnce kardeş, önce kardeş... Hepsi bir yana!
**
gece dünya kırıldı
üstümüze döküldü
baba bana toprak at
arkadaşlarım öldü
**
dünya cam değil toprak
kalbimizi kırarak
çekti bizi içine
üstümüz taştan yaprak
**
ilkokulum son dersim
yatılıyım ölüme
başka zeval vermesin
allah devleti
**
"İnsan gözlerinde toplanır, fakat
önce gözlerimiz bakımsız bırakır ötekini
gözün duyması görmesinden öncedir
göz duymazsa gönül görmez
insan böyle böyle bakımsız kalır
ve biri birinin gözlerinde kapanır
kapandıkça da açılmaya başlar birbirinden
iki göz gibi iki ruh
ve unutmaya kadar alçalır...
**
Kapanmaya görsün bir kez gönül kapısı
göz kapısı açık kalsa kim bakar?"
**
Saksıda bir çiçek gazelini döker mi
bu yaz odasına yanlışlıkla getirilmiş
ağacımdır o benim, narım zenginim,
zeytinim iyiliğim, bilgem, mavi abim,
Allah'ın da göresi gelmiş onu diyorlar
gelsin, biraz daha özlesin, Allah'ın mavisi
yok mu, hem özleyebilir mi onu benim kadar,
hem onu yollamadık ki daha Allah'ın mavi göğüne,
**
bu kadar mavi yeter, yoksa babam bana güler
**
Allah ve babam, birbirlerini uzaktan sevdiler galiba
kırmadan, yormadan, çekinerek rahatsız etmekten
şimdi Allah'ına kadar susup, Allah'ına kadar ağlasam
babam duymasa, mohikanlar gibi ağladım dediğimi de,
sen de duyma, özlediysen, oradaysan, yani Allah'san
bir babalık yap ki anlayalım o zaman
bu topraklar da, bu can da senin mülkünmüş madem
öyleyse biraz daha kalsın dünyanda babam
**
çok çocuk, çok ekmek, çok rakı, çok merhamet,
isterim ki herkes babasını sevsin şu hayatta derinden
ben babamı sevdim en çok kelinden
ve bildim ki mavi ustasıymış hayatın babam
mavi Hasan, iyi ki bu şiiri görmedi
süslü olan hiçbir şeyi hayatında sevmedi
**
Aşağılamayın kimseyi Çingene diye, inanıyorsanız
eğer Adem'le Havva'dan geldiğimize,
ben kimsenin imanına, inancına karışmam
dinli dinsiz, siyah beyaz, eşittir bütün insanlar
ister Türk, ister Çingene, ister Ermeni
**
bu kadar mavi bir adamda bu kadar nefret
iyi de birader karşıdakiler de faşistti, hayret!
**
Sosyalisttir babam, 'kerhen' oy veren CeHePe'ye,
bu kadar CeHePe yeter babamın şiirinde
ne işi var milliyetçilerin, müteahhitlerin, kabzımalların
onun şiirinde sanayi çarşıları, oto tamircileri de değil,
onun şiirinde ustalar ve çıraklar olmalı hayatı onaran
bol kahkaha, çok ahbap, hep iyimser ve insan insan insan...
**
Dur daha yollamadık ki onu, hani bizde göç derler
o sonsuzluğa, Hakk'a yürür erenler, göğün kıyısına
Kırmızı Kedi