Bir Şair Bir Kitap
Haydar Ergülen – Üzgün Kediler Gazeli o bir çay istemişti, trenin içinde biz tren yokuşuyduk, çölün içinde ben yalnız kalmıştım, senin içinde oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni! aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin ** o bir dile sığınmıştı, sözü içinde yolu yoluma çıkmıştı, çölü içinde ben eski kalmıştım, senin içinde oysa kaç çocuğun yerine övmüştüm seni! düşü geçtik, kendine bakabilirsin ** o bir bende kırılmıştı, hayli içimde ıssız otağ kurulmuştu, canım içinde ben kime kalmıştım, senin içinde oysa kaç bahçe yerine açmıştım seni! kimi geçtik, kimseye sorabilirsin ** bu benim kalbimdi: yeni türkçede kırılmış bir fiilin elinden aldım göçe dalgın çıktı, menzil pervane yetişme ey kalbim zamana kaldım ** bu benim kalbimdi: arka bahçede büyümüş bir çocuğun yasma daldım dün fena bilindi, arzu müptelâ ben kendimi senin için aldattım ** bu benim kalbimdi: eski mes'elde yorulmuş bir meleğin suçunu çaldım günah çok görüldü, ceza biçare kelimeler külüne ateş yazıldım ** bu benim kalbimdi: henüz üstümde tutuşmuş bir otun yurduna vardım yalan suya erdi, tabip bahane yetiş bana kalbim senden usandım ** nasipsiz bir terziyim, hatıram tenha kim üşüse kuşkusu sırtımdaki gömlekten ırmaklar akar gibi uzayıp her makasa kesildi kumaşım, yolculuk keten ** ustamı ben seçmedim, sınavım yakın elim dönse dilim dönmez, boş bırakın başım döndü bu gömleğin rengini ayrılıktan bağışlayıp ipeğe kavuşturmaya ** bu kaçıncı gömlek rüzgârı tamam külleri ekim'dir, saçları nisan diliyle yaralıyor geleceğin hatırasını sessizliği onarırdım çırağı dursam ** sanki yoksulluğa ödünç vermişim aşkı gömlek, tenler dolaşır: 'giyilmeye hazırım' rüzgârsız bir terziyim, nasibim tenha çıplak, canlar dolaşır: 'yenilmeye hazırım' ** annemin yüzdüğü harf denizidir B Beşiktaş'a giderse, E Eminönü her vapurda geçer onun harfleri geçmiştir sessiz gemiler gibi gençliği ** annemin gezdiği gazel yurdudur gülün adı G, Ç çil şenliği her mahcupta vardır onun izleri taşımıştır gül saatlerinin sessizliğini ** annemin sezdiği aşk derindedir A arzuysa, H hevesler bahçesi her aşkı sevindirir onun gözleri saklamıştır merhametin kayıp inceliğini ** annem elbet vefadan emekli olur N kadar naz etseydi n'olur ruhum karaya erken çıkmazsa eğer o gülü taşıyan bir vapur olur ** mektubunuz kapandı dahi size açılmaz bir mahrem maceradır pul bekler kaçınılmaz şairlerin mazrufu bir küçük felsefeyse onlardan giden mektup samimi karşılanmaz ** 'bir mektuba yazıldım, anlarsınız derdimi, rica etsem, bu hevesi bana bağışlar mısınız?' böyle hamiş olur mu, zinhar yakışık almaz, efendi ol, zarfa gir, hevesle oyun olmaz ** mektubu güvercine benzetmek yanlış olmaz besleyeni güldürmez, bekleyeni öldürür dile zarf mı dayanır, pulunuz hangi aşktan, her mektubun puluna uzanan dil kavuşmaz ** kim yazdıya giderse mektup yerini bulmaz attınız bu mektubu, şimdi almamak olmaz gelişiniz mektupmuş, gidişiniz telgraf pulundan eser kalmasa, aşk mektuptur, yırtılmaz! ** iki kişi bir gölgeye sığarsa gövden aydın olur, sözlerin mahmur tez akşamdan ay içine doğarsa rüyan yeni olur, aşka yorulur ** sana ay çıktığında üzümler daha gece olup gözlerine toplanmamıştı ay çıktı ve kuruldu onlara yağmur ay geçer ve gönüldeki bağlar bozulur ** ay senin vedana uğrattı beni vedaya her zaman bir konuk bulunur ay dersidir: bulut biriktiren göz akar akar yalnızlığa boğulur ** iki heves bir nefese dolarsa dilde mavi kalır, gecede buhur ay üstüne çok söyleme ay yârim akşam gelir, sabah gider, unutur ** asû demdir nefes üzre hoş gelir cem olana, dem duyana can olsun asümana nazar eyler düş gelir gönül göze, kâlp âleme tan olsun ** asû demin geldi aşk deryasına söz diline, aşk iline yâr olsun tülden bir ruh doldu has odasına üç perdelik dünyada bahtiyar olsun ** asûde-dil olmak pek müşkül derler darda, zorda yardımcısı pîr Hızır olsun divân pazar olmuş, cahil münevver akıl ile duygu ona güzel sır olsun ** asûde-hâl büyüsün hâller içinde adıyla yaşasın, hâlince asûde olsun gül açılır gibi dostun yüzünde Tanrının kondurduğu bir bûse olsun ** sana küstüğümde sen yoktun daha yokluğuna küsmüştüm sonra sen geldin kendime isteyemezdim seni öyle güzeldin şimdi varmışsın gibi küsüyorum yokluğuna ** alınganlık, ah, bilmezsin, küsmem de küsülecek zamanda, n'eyleyim varlığın yokluğundan tenha senden başka küsecek kimse mi bıraktın bana bir ben kaldım bir de bıraktığın küskünlük tenha ** sen kimseye küsmezsin bilirim, gözlerin de yaprak hırsızı güz: anılar düştükçe göz dolar, yaz gelmeden temizlemek gerekir gözleri yoksa küskünlük de gözyaşıyla kirlenir ** küsecek kadar sevmeli insan birini o gelince küsmeli: nerdeydin bunca zaman niye sevmedin beni, küsecek kimsem yoktu demeli, o varken de kimseye küsmemeli ** vefa aptal ayinidir abdâl, oyuna gelsene! dedi geldim, benden önce çocukluğumu bağışlayın, sizi o sevdi ** dua delisiyim, himmet et, deliyi oyuna alsana! dedi aldım, eyvah! ruh şimdiki zamanmış, gövde dünya delisi ** içim çocuk, gecem kadın, bu oyuna bahçe olsana! dedi oldum, hâlâ sürmekteyim yokluğu, günlerim gam bahçesi ** asrı zamandayız şaşkın, bende oyun çoktur, gülsene! dedi gülemedim, yenilginin oyunundan yeraltına kim çekilmiş ki? ** bu serzeniş resimlerde yeterince boyanmış: "Ben"deki aşk eksiktir, fazlalığı paylaşır ** can içinde cam kırılmış, söz düşküne kalmıştır, şaşkına bir can düşmüş, canda kırık kalmıştır ** kaçak isen yanımdasın, yolcu isen karşımda hangi seyyah bir göçü içinden dolaşmıştır ** bir günlük ağacı gibi aşkın doğusundanım çöl diye geçilen aşk doğudadır ** dünya denen dükkâna neyim yoksa bıraktım emaneti alan yok dil yarasıdır ** dört kapıda bulut olup aynaya kandım sır tutmayan ayna yüz karasıdır ** beni umurundan düşen seni dünyaya saldım sohbetinden düşeli daldığım çok ummandır ** geçseydim, geçilirdim, güler yanardım sussaydım, sorulurdum, söyler yanardım açılsaydım, kapanırdım, kurur yanardım baksaydım, kırılırdım, düşer yanardım iptida ağlardım gözden, şimdi içten yanarım ** ben çölü sende kaybedince bildim çünkü ben uzaklığı sende kaybettim ** kendine düşme herkesin çölü peşinden gelir mesafelerden değil, geçen zamandan gelir ** çölden istediğin boşluktan fazlası, neresidir kimse kimsenin çölünü görmüyor, neresidir çölde aradığın şey çölde bulduğun şeydir bulduğun çöl kendini kaybedeceğin şeydir ** kayık karşıya varınca sizin gözleriniz umman daldık efendim yangın dile çıkınca sizin sözleriniz yağmur kül'dük efendim sır ortada kalınca sizin yalanınız baki dil'dik efendim müşkül ortak durunca sizin yatağınız viran kaldık efendim aşk yolundan taşınca sizin bahçeniz tarümar olduk efendim fener dahi sönünce sizin yıldızınız zühre gördük efendim kul kendini bulunca sizin efendiniz kayıp n'olduk efendim biz hiç olmaz mıyız âşık, olduk efendim! ** veda şehri kimindir, geldi bizi yurt tuttu evvel asûde göründü sonra şımarık durdu ruh semtine kayıtsız çok talip çıktı aşka merhametle çağrılan acıyarak unuttu ** 'bense fakir derviş' gibi bilindik yoksulluğa ten hırkadan uçtuysa, bu şiir bir yokluktu ** bana bir odanı ayır, sen masumsun oteller ruh hırsızı, sen pansiyonsun bana bir sahil bağışla, sen ırmaksın kara gövdem derin suda aklansın ** bana bir boşluk gönder, sen zarfsın her mektubun içime bir çöl bıraksın bana bir şehir kur, sen salgınsın ruhu aşktan başka veba sarmasın ** bana bir sır bırak, sen aşksın kimsenin hevesinde gözüm kalmasın bana bir anne doğur, sen güzelsin bir heves çocuğum ol, ev üzülmesin ** yaşadığımız hayattan alacağı varsa yaşanmayanın ne anlamı kalır yalnızca yaşadığımızı hatırlamanın kimse taşınacak kadar uzak değilse birbirine dur, yine senden yakınını bulamazsın kendine ** bakmanın sonu yok gözlerin nereye yetişebilir dünyada yalnızca körlerin gözleri temiz kalabilir ** Ayşegül oluyormuş yuvaya giden küçük kızların ismi sen de ol, ama aklıda tut bütün isimlerini, e mi? sen Esma'sın, hem isimler hem de sıfatlar evi ismine bir zarf gelmiş, Sare yazılı, şaşırma e mi? ** isimler de yolculuğa çıkar ya, baba ocağına sözgelimi, Bartın'da Esme olursan bunu sevildiğine say e mi? Ankara'nın uzunhavası İstanbul'da oyun havası oluyor belli, olsun, ay yüzünden esmeler rüzgârını eksik etme sen e mi? ** gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak sen bir şehir olmalısın ya da nar belki Granada, belki eylül, belki kırmızı ** çocukluğun tutmuş da yine âşık olmuşsun sanki bana, sanki ah, sanki olur a ** gözlerin şehirden yeni ayrılmış gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan ** aşkın yerini iyilik aldığı zaman inanırım beni sahiden sevdiğine ** ayrı ayrı daha mı çok yakışıyoruz birbirimize siyah-beyaz resimlerde ahşap avuntu ** soğuk devlet, soğuk gece, arkadaşlarım nerde ah, ölüme mi indiler henüz hayata çıkmadan ** ev ne, duvar! Avlu bir gülümseme göz kırparsan taşın bile kalbi var! ev ne, zaman! Avlu haziran gibi iyi sudan işlek, gökyüzünden çalışkan ev ne, karanlık! Avlu fenerli deniz zeytin ağacından ada, gölgesinde yunuslar ev ne, vatan! Avluda atlas açık ovaları sevindir, hisli dağlara da çık! ev ne, büyük! Avlu gezgin lunapark gıcırdasın ahşap sesli dönme dolap ev ne, cümle! Avlu şiirden hece İ-dil ba-na av-lu ol! ev ne, batı! Avlu aşkın doğusu iki ağaç bir gece rüzgârlar kavuşacak ev ödevse avlu aşk, ne şiirler kopacak! ** ne batıda ne doğuda tek yaprağını görmedim kırgınım felsefeye, yer vermemiş ağaca bir bilge olarak ** yavaş git, ruhum yetişemiyor sana, dedim, içimden kopan yolcuya, dursaydı, ağaçların gözyaşını dinletecektim ** zeytini dinledim beklemeyi öğrendim, akasyadan gitmeyi, vuslatı ceviz ağacından, limonun dediği ayrılığı ve aşkı nardan ağaçlar komşumuzun evidir, ruhumuz gülümsüyor avlusundan ** giden gelmiyor dedikleri Muş değil, aşk olmalı dağlar yerinde de Ferhat yok, yolu yokuşa vurmalı ** uzaklık ayırmıyormuş bildim, ayrı ayrı uzaklara düşenler meğer en yakınına gelirlermiş birbirlerinin ** insan önce ayrılığa yetişir, belki sonra bulurmuş birbirini, ne acı! Acı bile kalmamış sende seninle aşka değil, zalim, ayrılığa kavuşabilseydik keşke! ** "teselli" olsun isterdin kaçırdığın şu son vapurun adı o Üsküdar'a gitse sen tutar yanlış bir adaya inerdin ** ne uzun bir sefermiş yalnızlık, gemisiz, kaptansız, adaşız gözlerin terk ettiği bir bahçede ağaç olmak, dalsız, yapraksız ** ara sıra adalara bak açılırsın, aşk sensiz de Üsküdar gözlerin acıyorsa gece var, rüya bir teselli uykusudur buna dünyanın sonu derler efendi sen şiirle avun dur! ** bir gülüşten doğmuş olmalısın sanki ikiçocuk bir ağızdan: Kahkaha fazla gelir sende açmaya harflerin ikiçocuğun eski özlemi gibi sana kırıldı kırılacak - yetişmenin ince bacaklarıyla ** biri biraz geveze, akşam ikieve de erken çökmesin diye sözcükler çocuktur, tuz ister ötekinden şeker yerine ** diyorlar ki âşık odur gündüz bile karanlığıyla sarhoş desinler ki hâlâ gam var gölgesinde ne hoş ** aşk denizinde fener yokmuş âşığa ne gam aşk ikliminin ışığı da gölgesi de hep akşam ah, ışıklarım yakınca gölgesini unutan insan ışıklarınızı bir kapasanız da aşkı anlasak bundan ** meğer akşamın gölgesi başkaymış, yalnızın gölgesi başka senin güzel gölgenden bana bir çocuk haziran bağışla yeter ki haziran olsun yeter gölgesi bile aşka ** Hüznün tüyleri dökülür, lirik bakar kedilerin camdan gözleri Çocukluğumun kelimeleriyle şımartsam da gurbet gibi bakarlar ** Bir zarf gibi yırtılmasın kalbimiz, çıkarın beni mektubun içinden Kedilerin düşleriyle yıkansın şu yaralı ruhumdaki sessiz mavi ** Evler kedisiz yetim, sokaklar kedisiz üvey sayılır, ben budalasıyım aşkın Beni de boynu ıssız kedilerden sayın, nasılsa ağzım var dilim yok Kedilerimin kardeşiyim, inceliği ve mahcubiyeti onlardan öğrendim Beni turnasız türkülerin beni solgun bir kedinin kalbinde unuttular ** aşk kalbi olanlar içindir, korkaktır bir güvercin kadar kalp taşıyanlar, zira incedir ** insanın vatanı arkadaşıymış, bildim, Tanrı bile arkadaşı olsun diye yaratmadı mı dünyayı her arkadaşla bir vatan ölür, her gözyaşıyla Tanrı bir daha, her güvercinle bin turna... ** kırılmamış bir nar gibi kalbimiz kırık, yetimiz ** - "İçinden gül geçerse, gül olursun" diyor Sâdi, içimden sana geçen şeyleri ancak başkası yazabilir - Hiçbir maske yüzümü kabul etmiyor artık, ne fena yüzüm neye yarar ki şimdi, sözde şair, özde fakir - Hem bazen derinlik bile fazla, gelmez mi, gelir şiirin kara sularında yalnızlıktan/yalnızlığa boğulana ** - Benzetme: Anne gibi yakılmışsa bir acının feneri n'eyleyim, çölde güneş gibi bağışlasın bu şiir beni ** Kimse yoktur şairden başka kendinden bunca uzağa giden Cemal Süreya'dan Ergin Günce'ye bir 'tayyare pulu' gibi, kaldım bir içimde kimsesiz bir zarfın boşluğu, bir içimde taşraya iadesini bekleyen bir göz yoksulluğu ** - 'Yeniler almıyorum', onların olsun yeni hayat, yeni dünya, yeni... şiir gibi ortada kalsın, bize kalsın, şu kimsenin almadığı eski... - Resmen şiir: Endülüs'ün 'Şen Ozan'ı gibisin, yanında 'Mutlu Hurdacı' Niğdeli mi Nevşehirli mi çıkaramadım, sorsam 'Mutluyum' derdi ** - Görmeyi bekledim ben de, bir şair neye benzer, mutluluğa mı, Şiir güzse, en çok gazel döken ağaç şairdir, deyip durdum da ** - Kars'ın iç-kardeşi Eskişehir olmalı, kar kalesi, kar ovası sebebli sebebsiz "bir kar sesi kuşatır" çünkü bazı çocukları ** - "Ah benim bana benzeyen kadınım” dizesini yalnızca şiir sandım şu her şey çoğalırken, aşkına benzeyen şairler de varmış, inandım ** - Aşkın şiir beklediği iflah olmaz bir şair kuruntusu, aşka ne şiirden, "Vefa bizde üzüm bağı gibidir, sizce bir kadeh şarap sanılırken" ** - Şiirde Saba Makamı sürüyorsa şendendir ince gönül yoldaşı içine asûde bir ada sığınmış nice esse de dünya telaşı ** - Tanrım bana da böyle hüzünlü bir şiir bağışla, mutlu olayım tek kederim o olsun da, çeviri bir kitap gibi cebimde taşıyayım Şiir kardeşini aramaya gurbete çıkmış bir turna olsa kanat açıp yoldaşlık etmeye kara bir tren bulamasa, Kars'a gider oradan bir kızakla senin gönlüne düşerdi aşka yetişememek olsa da şiir dosta da kavuşmaktır bir bakıma ** - Yarın tabiat dersine girerim, söz, sen yeter ki ağaçlardan huysuzluk, hayvanlardan ruh topla eksik sınıfa - Bir otel gönder istersen, adresi yersiz kasaba, komşu düşeyim sana, mum çocuk, taşradan kül akraba ** - Usta be! Çiçek değilsin ki sorsam, 'yerini beğendin mi?' şiir gibi ince meslek buldum sana, bağban olsana ** Ben, Latife Tekin okuduğum zaman… 'Okudum' derim, su içtim der gibi, kaynağından yazının der gibi, şükrederim suya ve yazıya. ** 'Su içtim' derim, şiiri okudum mu yazdım mı bilemedim der gibi, özenirim yazıya ve şiire. ** 'Bilemedim' derim, bilmemeyi sevdim der gibi, bilmeyişin yurtsuzuyum der gibi, sığınırım yurtsuzluğa ve mülksüzlüğe. ** 'Sevdim' derim, sevmek yetinmektir der gibi, hırkasından tuttum sözün der gibi, ilişirim geceye ve derslere. ** 'Yetindim' derim, yetinmemeyi istedim der gibi, istediğimi unuttum der gibi, kapılırım aşka ve işaretlere. ** 'İstedim' derim, masalları gezdim der gibi, şiir çöpte yüzüyormuş der gibi, sevinirim kâğıda ve boşluğa. ** 'Gezdim' derim, yoksulların ruhlarının hafifliğinden hayli ezildim der gibi, kalırım geçmişe ve şaşkınlığa. ** 'Ezildim' derim, sırlandım yenilgilerimizden der gibi, bir varlık bir yokluk der gibi, düşerim öncemize ve yalnızlığa. ** 'Sırlandım' derim, yüklendim pirinç sözleri der gibi, susmak ağırdır der gibi, eksilirim tenhaya ve ıssızlığa. ** 'Yüklendim' derim, biz buraya nereden geldik der gibi, yabana mıyım ne der gibi, dönerim şiire ve taşraya... ** Lambası hep açık yüreği bir şair feneri İçli bir şiirdir onda insan olma hüneri ** "Eskimolarda kar anlamına gelen 90 kelime vardır. Araplarda en az 60 kelime aşk anlamına gelir." Afrikalıların ağaç anlamına gelen öyle çok kelimesi var ki sayısı yapraklarla ölçülmez, aynı şeyi su için de söyleyebiliriz de söylemeyiz: Bir de yokluğa özlem var. Yokluk, bir rüzgâr bulur bulmaz kendine yapraklarını görmeye giden bir annedir her dilde. ** "Saudade", sanırım siyah bir kelime olarak gelmiştir Afrika'dan Portekiz'e: 'Olmayana Özlem', içli bir mektup gibi herkes kendi acısıyla çıkar başkasında gurbete... ** Âşıklar ve şairler dil bilmez, acıdan başka, soru işareti gibi sevinir, ünlem gibi ağlarlar, virgül bile yetişemez gözyaşlarının hızına! ** Aşıklar ve şairler, 's'den, önce özür dilerler, sonra güzel şarap filan içip 's'yi ezerler, "bu ne ızdırap" olur "Saudade" nin Türkçesi, ve "bu ne ızdırap" demeye gelir şiir, acı da aşka doğru, öyle... ** Biri Ege, İkincisi Akdeniz iki kelimeden ibarettir mültecilerin deniz bilgisi başkasının evinde ölür gibi bir yabancı dile gömülürler ikisinde de, evsizlerinki köpek dilidir: hav ! hav ! ** Dostluğun gereğidir havlamak, ısırmazlar evleri, 'bu da geçer ya hû' der Kalenderi, geçer! Geçmez, iktisatta pul kadar' yer tutmayan bir tebessüm yerine, şükür, yerlilere alfabe inmedi henüz! ** Türklerinse gururu var ne mutlu, hem olur mu Türk'ün Türk'ten başka gururu? Seyhan diyor ki, annesine göre 'yangunluk'tan geçilmezmiş Bartmca dili, Kürtçe kardeşin 'yalnızlık'tan geçilmediği gibi... ** Adalılar ki, bir açıkhava sözlüğüdür her ada, tuzlu bir alfabe saklarlar dillerinde özlerler ama, 'çok' değil, severler ama, 'aşk' değil çok olunca azalır aşk, belki de, ve taş dilinde ruhun taşı, ametist bir Japon şiiri gibi dövülürmüş gövdeye. ** Hintliler der ki, dövmeni açma sevmediklerine, yaralarını gösterdiğini sanırlar ve sevinirler! ** ...Ve geriye eski bir kelime olarak dünya kalıyor sanki, kırmızı ve siyahtan yapılan bordonun dili, sanki hayatın bir cumartesi akşamı yaratıldığını öğrenen çocuklara uzun ikindi duygusu nasıl çöküyorsa güzüstü bırakıp ruhlarını, kalbine nasıl yetişeceğini bilmeyen, hüzünlü bir bilge sayılır mıydı bilse, ** İyilik kanatlarının üstüne olsun, gelmişsin şu uzun taşradan gölgesi bile yorulur bazen yorgunsun da biraz daha yorulmaya gelmişsin akşamlar efendidir, birbirine benzer deyip gelmişsin dalgınlığından mı ne bir an çıkıp gelmişsin kim kimse demeden bir de çağrılmadan gelmişsin ** dalgın mısın, üzülme, bir yanlışlık olacaktın nasılsa dalgınlık yalnızlığa benzer sanki çoğala çoğala ** Gurbet açık zamanda bir deniz hadi misafir sayalım kendimizi onun vapurunda hem eski turnalar gibiyiz hâlâ kendi kanatlarına misafir hem saklana saklana yenisi yok sözler gibiyiz bizden başka misafiri de yok ama yine de yolcu gibi davranır bu deniz insana ** Deniz ökse, vapur avcı görünür çocuk Anadolu'nun kara donlu güvercinine senden sonra da bilmem ki çocuk mu Anadolu son güvercinini yitirmiş de hâlâ demli uykuda kasabaların horladığı vakitsiz uykularda uykusu sarışın, şiiri bun bir Turgut Uyar kalmadı Cemal Süreya da yok ki bir abi araşan burada sana çok uzun bir öğlesonuydu Turgut Uyar sıkıntısını mı kıskanırdın: Şu kasaba bir içine baksa sen kanatlarını toplayıp otursan da coğrafya uçsa sınıftan! Dul coğrafya gidecek evi mi vardı Turgut Uyar'ın tozlu şiirinden başka? ** Kederliyim, gölgesinin terk ettiği bir kasaba kadar yorgunum, kanatları gurbette bir güvercin gibiyim senin yerineyim, sıkıntını yazmak kaldı bana ** çocuk Anadolu gibiydin, şarkı gibiydin öyle ümidimiz gibiydin birlikte hiç büyümemeye uzun bir iyilik gibiydin, bir 'Anakara'ydın hepimize seni unuta unuta büyümek bile hatırlamak gibiydi durup durup insanları sanki kendilerinden çok sevdiğimiz yılları hatırlamak gibiydi, yalnızca bunu hatırlıyorum senden artık insanları değil insanları hatırlatacak hiçbir şey kalmadı son zamanlarda ** Hem olmasın da artık insanları hatırlatacak hiçbir şey insanları insanlarla hatırlamadıktan sonra kasabaları güvercinlerle, trenleri turnalarla ve anıları şehirlerle hatırlamadıktan sonra ** şimdi gölgeler de insanlara benziyor yarısı karanlık, yarısı kiralık ** herkes içinde üç-beş yalnız besliyor herkesin gözü başkasının yalnızlığında bir 'çıt' yeterdi oysa bir insanla bir 'çıt', açılıp kapanmaya şimdi herkesin ortasında şimdi bir insanın ortasında çat çat çat çarpışan üç-beş yalnız üç-beş yaralısı var herkesin hayatında ve yalnızca bir cümlesi: Biz çok yalnızdık! Ve galiba yalnızlığın bol gelmesinden içimizdeki bu kalabalık öyle korktuk ki yalnızlığımızdan kimseye bırakmadık! ** Aşk, karanlık bir 'şey'dir. İnsan bile aşk kadar karanlık değildir, ** 'sende aşk yokmuş' dememeli kimse kimseye 'aşk kalmamış dünyada' demeli, 'suç bende değil' 'yoksa ben de âşık olmak isterdim sana, ama yok, yok ki aşk dünyada ben nerden getireyim?' ** Belki sözler de karanlık kalmalı, rengini açmamalı onların da, yoksa... Virgül bile aşk için delildir. Belki sözlerin de aynası olmalı ve bakmalı nasıl söylendiğine ve kime... Niye yok yoksa suretimiz suskunluğumuzdan değerli midir? ** Aşk çünkü karanlık bir eğlencedir sen üzülürsün, aşk eğlenir ** Çünkü insan bir değil iki kere yalnızdır aşkta (iki kere karanlık da denilebilir) önce, kendinde değildir ve sevgili de inanmaz kendinde olmayana ** De ki öyleyse: Ölümden başka her şey ödünçtür ödünç bir bıçak gibi elden ele gezen aşk da ve bir kadının 'herkes bıçağını bende biledi' demesinden daha kötüsü, bıçağını o kadında deneyen herkesten biri olmaktır, olsa olsa! Sen de denedin, 'zor' olduğu için aşkı yalnızca ondan istedin, oysa aşktan daha zoru, istemekti, bilmedin! ** Çocuğu içinden atarsan anne olursun yağmuru parka atarsan üzgün şiiri içinden atarsan şair olursun ** Ben başkasının dili olsaydım ezik sözler arasında bir delidil bulurdum kırılmış kolyesini arayan inciler gibi gözyaşlarımı toplardım, o rüyadan uzakta ve yorgun ** Ben başkasının dili olsaydım mavi bir kız gibi çocukluğumla konuşurdum ** Ben başkasının sokağı olsaydım eski bir şehire giderdim önce annelerin çocuklarla bir büyüdüğü o sokakta kendime kardeş arardım ** Ben başkasının sokağı olsaydım içimden kardeşlerim gibi geçin isterdim ** Allah'ı iliklerine kadar duyan herkesi kıskanırdım ve melek olup göğe çıkarken kutsal harflerin yüze yazılı olduğunu anlardım: meğer insan senin yeryüzündeki suretinmiş Allah'ım! ** Saymadım kaçıncı leşim bu soğuk vücut benim kitabımda yazmıyor vahdet-î vûcud bilsem taş olurdum yeminle çarpılırdım Arafat'ta şeytandan önce kaderimi taşlardım ** Ben başkasının zalimi olsaydım cezamı çekerdim de günahımla yanardım ** Ben de bir evim, ruhumun penceresi gözlerimi yalnız bırakın, derdim, nasıl yalnız bıraktıysanız o evi birlikte; bakalım açılır mı ikinizden bir bahçe ** Ben başkasının evi olsaydım taşınırdım sizden daha yalnız bir semte ** Ben başkasının gençliği olsaydım dayımla yer değiştirirdim bir fotoğrafta: Yeni Sokak no: 23 Eskişehir anneannemin evi dayım ben çocuk olurdu bense gencecik dayım ** Ben başkasının gençliği olsaydım dayım olurdu içlilikte en birinci arkadaşım ** Ben başkasının kervanı olsaydım kumu değil harflerdeki çölü geçerdim gam yükünü yıkacak dili seçerdim zira söz mülkünün sultanı kayıp ** Ben başkasının kervanı olsaydım dildeki çöl için ruhumu kime sürerdim ** Ben başkasının kâğıdı olsaydım yoksul gözlü sokaklardan utanır diye çilek, eski gazeteler gibi mahcup bir kesekâğıdı olur, her şeyi içime atardım ** Bir mektup kâğıdı olurdum uçuk pembeden "Yüksek bir Türk kızına takdim" edilen ve harfleri terleyen bir askerin elinden çıkar, sılasına mahsus selâm söylerdim ** Belki de boş bir kâğıt: Bana yağmur sözden yağar! Böyle teselli ederdim varı yoğu boşluk olmuş cümlenin kederini, bir harf denizi olurdum maviden daha derin ** Ben başkasının kâğıdı olsaydım kâğıttan bir şairin eline sığınırdı kaderim ** Ben başkasının adası olsaydım çok sevmek de kederlidir ve insan gölgesinden bile uzağa düşer, ölüm zaten bir kara ada, derdim, bir kız gözyaşlarına küser, ben tutar ayrılığa küserdim ** Herkes başkasının adası ölümle ayrılık arasında iki denizden sürgün gibi kimsesizler mezarlığında gizlice buluşan gözyaşlarına bakar bakar ağlardım kimin acısına sızsam, gözlerimden önce maviyle uyanırdım ** Bir ada; iki gözyaşı arasındaki mavi harfleridir, akşamla kâğıttan kayığı batmış bir çocukluğun, kimi dipte kelimeler ve acısı yüzüne vurmuş bir ada, mavi yerine bir kızın gözlerinde unutulmuş ** Ben başkasının adası olsaydım gözlerimi rüyadan saklardım, desinler ki: acı uyumuş... ** Ben başkasının yalnızlığı olsaydım geceden başka sebep aramazdım şiire, bir anı çıkarırdım sefere, adı: İkindi Treni ve ilk istasyonda indirirdim bütün kelimeleri ** İki bilet alırdım, biri gölgem için biri kendime 'gece benim mesleğim', ona kalbimle çalışırken yalnızlığımı bir anıdan önleyecek kadar ince bir mektup pulunu terk ederdi, ben utanırdım ** Beklenmek güzelken kim gider hemen bilmezdim yalnızlık kimin ve bu anı neden daha trene binmeden, nereye, ne ikimizden bir yolculuk çıkar ne de bir şiir ikindimizden ** Ben başkasının yalnızlığı olsaydım bir anı olurdum kendinden başka kimseyi terk edemeyen ** "Elmanın küçük ve kırmızı olduğu yıl şiir yağmurun yerine yağar ve bordo bir ay kanar bundan aşk yerine..." (Bir Kızılderili Şiiri) ** Yazla yıkanmış elma caneriği olur sesinde güzün yıkadığı üzüm cansuyudur sevgiliye (Eski İran Şiiri) ** dibe vurunca anlaşılır bazı şeylerin derinliği (Eski Mısır Şiiri) ** o elma kalbimdir benim eski serseriliğim (Eski Mısır Şiiri) ** Şairlik, haksızlık etmektir düpedüz elma dururken üzümün karanlığına her bağdan yepyeni bir salkım heves ve her adada başkalığıyla şımarıyorsa elma (Eski Ada Şiiri) ** Nar dahi açılsa tanesi narin üzüm yatağında ateş, yüreği serin elma sırmış meğer ötesi derin bir elmayı soyamadım erenler Ağustos'a düştüm aşktan bir umman Ekim'de eğlendim hayli bir zaman boşunaymış yağmur, zalimmiş Nisan bir gönlümü bilemedim erenler (Eski Bektaşi Nefesi) ** büyük bir ev buldum, adı sokak, bir de küçücük parkı var, gölgesi içinde keder gibi durur ister Haziran de, ister Ağustos, balkonunda aşka da yer bulunur, hâlâ elmayım diye (Eski Bizans Şiiri) ** Cumartesi: Şehir kalabalık ve kendine çarpıyor. Pazar: Ada sessiz ama yalandan batıyor. Pazartesi: Sanki yazın son günü herkes kızıyor. Salı: Yağmur nerede bir arkadaş daha ölüyor. Çarşamba: Pul mu yetişir acıya mektup gibi yağıyor. Perşembe: Bordo mu? Ay çıkınca boyası dökülüyor. Cuma: Elma çürük, şiir hava gibi bozuyor. (Yeni İstanbul Şiiri) ** Şiir hangi gündür? Kim bilir? Yazan bilmiyor. (Yeni İstanbul Şiiri) ** Merhamet ayları çoktan geçmiş olmalı Ağustos merhamet kadar sıcak değilmiş! İnsanın kendisiyle arayı açtığı zamanlar vardır bir gün de olabilir bir ömür de, fakat hiçbiri hoyrat sayılmaz Ağustos kadar bazen bunca uzaklığa bakıp da insanın git diyesi gelir Ağustos'a 'git ve merhamet dilen zalimliğine şu adı çıkmış Nisan'dan' (Yeni Yaz Şiiri) ** Ha şiir yazmışsın Eylül'de ha günah işlemişsin bence ikisi de bir ve yalnızlık suç gibi işlenir ("Defterlerde Kurutulmuş Şiirler"den) ** Gidecek başka bir yeri varken Kasım'a gelen kelimelerden şiir olur (ben gelir miydim?) Düşecek başka bir şiir varken bana düşen elmalardan ayrılık olur (ben de düşerdim!) Isınacak sıcak ruhlar varken benimle üşüyen renklerden sonbahar olur (beni de yetiştirdiler!) (Eski Yahudi Mistik Şiiri) ** "Eylül toparlandı gitti işte Ekim filan da gider bu gidişle'' Aralık yoktur Turgut Uyar'da Ekim gibidir her şey bence de öyle ** Üşümüş bir sokak kedisinin kirli burnunu kâğıt mendiliyle silen o küçük kız olmak isterdim, çünkü inanırım o küçük kızın çağrıldığına o yavru kedinin derdine çare bulamasa da saflığından ötürü onun çağrıldığına inanırım belki saflığı iyileştirir onu çağıran cümleyi, belki onun sözcükleri açık yaraları kavuşturur, belki bir melek tercümesidir o küçük kız ** Gerçek olan tek şey gerçek para eden tek şey para şehirde aruz geçmiyor başkası kâr etmiyor ** İyi değiliz gözlük bak durmadan kırmaya çalışıyorlar bizi hiç iyi değiliz iki gözüm, bende can, sende cam bırakmadılar, daha kırılacak ne varsa bizde, ** gözlüğü olmayanlar çok mu acımasız oluyor ne, çekip alıyorlar seni gözümden, öyle çok eziliyoruz ki gözlük, sen bensiz kırık, ben sensiz karanlık, nerde insanlık bizi bu kadar kırmasalar, di'mi cam dostum, onlara da birer gözlük alırdık! ** Ne güzel gözümün önünde olman yine, sensiz ne gülüşün tadı var ne de bakışın sen olmayınca kötülük daha kötü görünüyor gözüme, yumruklar daha zalim, sözler daha sert iniyor yüreğime, sensiz bu dünya bomboş görünüyor gözüme, sana gözüm gibi bakacağım artık senden başkasını görecek gözüm yok, bizi görmeyenlere söyleyecek sözüm yok, bizi çok kırdılar gözlük, bizi tuzlabuz, bizi unufak, bizi camçerçeve kırdılar da bakmadılar bir kez olsun cangözüyle, şimdi hem cana, hem cama göz diktiler, hem gözden düştük hem sözden, bir daha kınlamayız gözlük, sonumuz olur kırılmak bir daha, parçamızı bulamazlar ikimizin de! ** Ah ne bakacak göz, ne görecek gönül bıraktılar bize, bir güzellik kalsaydı, iki ne dört gözümüzle titrerdik üstüne, candan içeri olan camdan içeri derdik demesine de, öyle bakımsız, bakışsız ** bıraktılar ki gözümüzü, gönlümüzü, ne can hevese geldi, ne göresi geldi camın, biz birbirimize iyi bakalım gözlüğüm, canım, belki onlar da iyi bakarlar kendilerine, gözlüğüm, iki gözüm, kemiğim, bu sözlerimle umarım kırmamışımdır seni, zira çok incesin kırılırsın, kırılır arkadaşlığın camdan kalbi de! ** Ey cemaat nasıl bilirdiniz bu çocukları? -Kendilerinden başka kimseye zararı yoktu iyiliklerinin! ** Bir yalan doğru sayılabilir eğer kusursuzsa cinayet çabuk geçer vefa uğruna hem ne cinayetler vardır ölüsü bilinmeyen bir ölümde birden çok uygulanır kurbana: Sizde bıçak, bizde vefa, vurun tanrı aşkına! ** Bazıları kötü bir ölü örneği oldular, hemen öldüler, demek yeterince sevmemişlerdi sizi bazıları hâlâ ölüyor kendinizi sevmeniz için bozuluyor ölümün kafiyesi, yer kalıyor iyiliğe üzülmeyin geldik biz ölmeye, ölmeye, ölmeye... ** Bak canım, ölümü öp, başka kurban arama işte buradayım, vur bana, çok ölürüm ben daha senin uğruna, bıçağına kurban olurum, ölürsem senin için en güzel ben ölürüm hadi vur beni bıçağa, bıçağa ve aşka vur! ** İyi çocuklar da biraz vefa bekler katillerinden galiba yeni bir Ölü buldunuz, size çok kırıldım ben o kadar kötü bir ölü müyüm sizin için az mı uğraştım ölmeye, öldüm öldüm dirildim ** Ölünüz konuşuyor: Sevgili katilim, beni koruyun başkasının bıçağına bırakmayın, n'olur siz vurun! ** (Havanın bile ağırlığı var, sözün neden olmasın?) Şiirin özgül ağırlığı söz. Sözün kimyası şiir. ** (Sanırım o çocuk eski zamandan!) Şu şiirde geçen aşkı başka hiçbir yerde görmedim ben, şiire düşmüş diyorlar... (Şiir ve aşk. ikisinde de aynı zaman!) Çocukluk arkadaşımı buldum şiirde... (En güzel sebep; kaybolmuş zaman!) Fakat geceyi de gördüm şiirin üstünde... (Şiirin gençliği kolay değil, zor zaman!) Şiir, insanın hâllerinden olduğu zaman... (İnsanın birinci hâli şiir, yalın zaman!) ** Hayat cevap mı, insan cevap mı? Şiir de gecenin içinde bir yolcu. Şiirin yolu da geceden geçiyor hepimiz gibi. Gece derslerinde herkes öğrenci: Söz de şiir de, aşk da, insan da. Ve en eski öğrenci, zaman elbette, zaman biraz daha zaman! ** "Şairin hem lambası hem de gündüzü gece" dizesini geceyi övmek için yazmadım, gece, şiiri övmenin bir biçimidir. Gece buluşturur şiirin ve şairin zamanını. Şiirin gecesinde buluşuyor ne varsa zaman diye. ** Şiirin saati eskidir ve sonsuzluğa ayarlıdır. Anla ki bundan başka zaman yoktur. Anla ki şiirin zamanı, senin zamanındır. Anla ki şiir de sensin, zaman da". Anladım zaman yokmuş şiirden başka. ** Yola heves et önce kaderini sal yola ve gittiğin yeri unutmadan yolculuğu sakın anlatma, hâl böyle: çok yol alan menzili unutmalı! Adını da alma yanına gözlerim de, ama geride de bırakma onları, unut, yalnızca yürektir göze alan her şeyi, sen kalabalıksın de onlara seni götüremem, ve yolu asla onu bilen birine sorma yitirirsin yanlışını, kaderini yitirir gibi, kaderini gölgeye bırakanı yol duyar, yola heves edeni ayrılıklar uğurlar! ** Boşluğa heves et, boşluk senden büyüktür toprak anımsar, deniz siler, boşluksa bekler rüzgâr açıp ruhunu uzaklığa saranı sen de bekle, insan uzaklığı kadardır ve insanın ancak uzaklığı kadar şiiri vardır aşk bazen şiiri bekler olmak için, şiire düşerse nihayet bir kitapla kapanır şiirle aşkla kapanmaz boşluk büyür daha da ** Eski, yorgun, kırık olsa da kalbiniz, o şimdi içinizdeki kimsesiz kalbinizi yanınıza alm şeyhim gece yalnız geçilmez! ** Nisan, iyidir 'Gördüğünü işitmek' le değil, 'işittiğini görmek'le geçen bir iyilik, ** Ekim, iyidir. Bir evin tek çocuğu olan 'küçük oda' gibi geridedir. Ekim, kendi yatağında uyur. ** Nisan balkonsa, Ekim küçük odadır. Balkonla, küçük odanın aynı ırmağın yatağında buluşmaları kaçınılmazdır. Yalnızlığın defteri kolay dolmaz. Birdenbire karşımıza aşk ırmakları çıkabilir, ** Bir katil ve maktul ortakyapımı olan cinayet, çünkü iki kişi arasında işlenir. Borges gibi 'Bir kadının adı ele veriyor beni' dememek için... ve belki de en çok iki ırmak arasında bir aşk kalmamak için 'hayat'ı 'ırmak' diye okumalı. 'Üzerinde sahibinin adı yazılı olmayan bir hayat yoktur.' (Nabokov) ** Mehmet Koyunoğlu'na, pek erkencisin arkadaş demeyecektik; gençliğimiz gibi gidene, hani şiir gibi şarkılar yakan Fikret Kızılok'a ‘Bu kalp seni unutur mu?' demeyecektik, biliriz, unutmaz, dünyanın bu son/baharına, sondan sonraki kışına ne kalırsa kalbimizden, kalırsa yani kalbimiz, unutmaz! ** Kelimeler nereye gidiyorsunuz böyle, savaşa mı, maviydiniz, kırmızıydınız, beyazdınız, mordunuz, yeşildiniz, şimdi kahverengiler, griler, siyahlar, hakiler içinde hiç bilmediğiniz dillere gidiyorsunuz, çekirge sürüsünden harf ordusu karınca katarından şiir alayı, cümle mangası, hiç düşmediğiniz çöllere gidiyorsunuz ** Kelimeler, kardeşlerim, savaşta işiniz ne, büyük küçük demeden birer birer kırılacak harfleriniz de sizi başka savaşlar bekliyor bilmiyor musunuz, aşk bekliyor işte, savaşların güzeli, evler bekliyor 'savaşların çetini’, oyunlar bekliyor bahçeler gibi kâğıtlar bekliyor ki kimse kimseyi beklememiştir öyle yollar bekliyor, gözler bekliyor, narlar, incirler, üzümler zeytinler bekliyor sizi, kelimeler kardeşlerim, nereye gidiyorsunuz terk edip şiirleri, eylülleri, kederleri, yağacak karları belki gelecek belki de geçmiş sonbaharları ** Bari tüfek çatmamış bir kelime bırakın da geriye onunla sitem edeyim harbe giden kardeşlerine! ** 'Beyrut inceliktir" diyor Feyruz, "Bağdat gözbebeğimiz" onun 'Turkuvaz' sesindeki gölge bile yetişmiyor acıya top, tüfek, tank, dozer, uçak, bomba, helikopter "hâlâ o besteler çalınır" mı acı duvar bir ummanda? ** 'Kötü insanlar da düğün yapar', haklısın generalim biter miydi kötülerin düğünü askerlerin olmasa Cezayir Karşılaması hâlâ bir yara Fransa'nın içinde sizinki top, tüfek, tambur alı, kom'tanım, Arabınki delikli zurna ** Ümmü Gülsüm hani, Feyruz nerede, bir Hüseyin Ali düğün şarkıcısı, say ki bizim Neşet Ertaş'la Hacı Taşan'dan biri sesi esmer olanın kaderi de karanlık olurmuş meğer ne zaman düğün eviydi çöl ne zaman ölü evi ** Ne desen haklısın, bugünleri görmeseydin de keşke sen ölseydin Yusuf dört yüz milyonluk atın da arkandan ağlasaydı Yusuf çok bulunur ağlamaya da ağlayacak at bulunmaz Yusuf'a madem gitti gözün gibi baktığın atın gözyaşından başka sermayen de kalmadı hayatında madem ölemedin, ağla Yusuf Keklik ağla, ağla Yusuf Keklik ağla! ** AH! : Yerimize ne sayılır yoksa bir kırık nefes içre? BEYHUDE : Ne sanırsın, herkes sonrasından kırılır önce. CAN : Doldurmaz cam kâseyi, ruh sokağı tarumar. COŞKU : Yanlış imlâ, güzel kardeş, çocukluğun 'ç'siyle ikiz. DOSTLUK : Henüz, yine, hâlâ... Bir çocukluk hastalığı mı ne? ELEM : Bizi terk etme! FİYAKA : Aradığım çocukluk benimki değil! GAM : Çocuk bedeviler miyiz ne, tozlu ve gamlı ve... HEY! : Kelepir vadide iki çocuk birbirinden kayıp. Çıt. ILIK : Gölgeli sözcükler, şarkılı yaz sokakları, yok gece. İKİ : Çocuktur. İkidir. Hangi biri ötekinde çok kayıp? JEST : Kürtte gezdim, gül takındım; "anneanne! KEDER : Beni ödünç al kendinden! LÜTFEN : Bizi kırmadan önce he-ce-le. MİSKET : Saflığın tavanarası. Senin için bende saklı. NAFİLE : Mektup camdır, kırılır. Pullar ve 'saudade'. OVA : Anıların kara denizinde şairler kara mülteci. ÖLÜM : Bir skandal hâlâ siyah borsanın dibinde. PERİ : Aşkküre'nin var sebebi. Yok ki evveli! RUH : Camdan ince, canda tül, hafif sitem gövdeye. SIR : Yitirilmiş ne varsa, uzak yakın akraba. ŞEY : Yokluğunuz nasıl eskitti ki şimdi yarın, dün. TÜL : "Çıplağız, gözlerimizden başka örtü yok bize." UZAK : Siyah yine siyah yine... Şimdi kim öldü bende? ÜZGÜN : Çıt-çocukların şiiri uyak bırakmadı bende. VEDA : Henüz cam olmadan sessizliğe... Böyle nereye? YOK : Bizi toplama daha kırılırız sana yağmur yağdıkça! ZARF : Sus artık, pul gibi bırak bizi ortada. Q, X, W : Kardeşimsin, harfimsin, adım gibi kırıl bana. Ğ : İnce kardeş, önce kardeş... Hepsi bir yana! ** gece dünya kırıldı üstümüze döküldü baba bana toprak at arkadaşlarım öldü ** dünya cam değil toprak kalbimizi kırarak çekti bizi içine üstümüz taştan yaprak ** ilkokulum son dersim yatılıyım ölüme başka zeval vermesin allah devleti ** "İnsan gözlerinde toplanır, fakat önce gözlerimiz bakımsız bırakır ötekini gözün duyması görmesinden öncedir göz duymazsa gönül görmez insan böyle böyle bakımsız kalır ve biri birinin gözlerinde kapanır kapandıkça da açılmaya başlar birbirinden iki göz gibi iki ruh ve unutmaya kadar alçalır... ** Kapanmaya görsün bir kez gönül kapısı göz kapısı açık kalsa kim bakar?" ** Saksıda bir çiçek gazelini döker mi bu yaz odasına yanlışlıkla getirilmiş ağacımdır o benim, narım zenginim, zeytinim iyiliğim, bilgem, mavi abim, Allah'ın da göresi gelmiş onu diyorlar gelsin, biraz daha özlesin, Allah'ın mavisi yok mu, hem özleyebilir mi onu benim kadar, hem onu yollamadık ki daha Allah'ın mavi göğüne, ** bu kadar mavi yeter, yoksa babam bana güler ** Allah ve babam, birbirlerini uzaktan sevdiler galiba kırmadan, yormadan, çekinerek rahatsız etmekten şimdi Allah'ına kadar susup, Allah'ına kadar ağlasam babam duymasa, mohikanlar gibi ağladım dediğimi de, sen de duyma, özlediysen, oradaysan, yani Allah'san bir babalık yap ki anlayalım o zaman bu topraklar da, bu can da senin mülkünmüş madem öyleyse biraz daha kalsın dünyanda babam ** çok çocuk, çok ekmek, çok rakı, çok merhamet, isterim ki herkes babasını sevsin şu hayatta derinden ben babamı sevdim en çok kelinden ve bildim ki mavi ustasıymış hayatın babam mavi Hasan, iyi ki bu şiiri görmedi süslü olan hiçbir şeyi hayatında sevmedi ** Aşağılamayın kimseyi Çingene diye, inanıyorsanız eğer Adem'le Havva'dan geldiğimize, ben kimsenin imanına, inancına karışmam dinli dinsiz, siyah beyaz, eşittir bütün insanlar ister Türk, ister Çingene, ister Ermeni ** bu kadar mavi bir adamda bu kadar nefret iyi de birader karşıdakiler de faşistti, hayret! ** Sosyalisttir babam, 'kerhen' oy veren CeHePe'ye, bu kadar CeHePe yeter babamın şiirinde ne işi var milliyetçilerin, müteahhitlerin, kabzımalların onun şiirinde sanayi çarşıları, oto tamircileri de değil, onun şiirinde ustalar ve çıraklar olmalı hayatı onaran bol kahkaha, çok ahbap, hep iyimser ve insan insan insan... ** Dur daha yollamadık ki onu, hani bizde göç derler o sonsuzluğa, Hakk'a yürür erenler, göğün kıyısına
Kırmızı Kedi
·
1.396 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.