İlk defa bir kitabın bitişine bu kadar üzüldüm. Sanki elimden bir şey alınmış gibi değil de, sanki içimde yaşayan bir parça kopmuş gibi hissettim. Bu sadece bir okuma süreci değildi, günler boyunca aynı dünyanın içinde yaşamak, aynı acıları görmek, aynı duyguların içinden geçmek. Tam 30 gün sürmüş bu yolculuk. Hiç farketmedim. Belki yavaş okudum ama her satırını hissettim. Bu yüzden de bu eserle aramda sıradan bir okur–kitap ilişkisinden ziyade derin bir bağ kuruldu.
Homeros’un anlatımı beni sadece bir hikâyenin içine çekmedi, beni o dünyanın bir parçası yaptı sanki. Akhilleus’un öfkesi, Hektor’un korkusu, Priamos’un acısı… Hepsi bir noktadan sonra bana ait duygulara dönüştü. Bu yüzden şimdi bitmiş olması, yalnızca bir kitabın sonu değil, bir yolculuğun, bir hissin, bir bağın ,bitmesini istemediğim,sonu gibi geliyor.
Belki de bu yüzden bu kadar etkiledi beni. Çünkü Homeros sadece bir savaşı anlatmıyor, insanı anlattıyor her duygusuyla. Ve bunu öyle güçlü, öyle derin yapıyorki, insan o dünyadan kolay kolay çıkamıyor.
Homeros gerçekten çok farklı, çok güçlü… Sanki kendi başına bir ekol, hatta edebiyatın en temel kaynaklarından biri gibi. Ona “edebiyatın tanrısı” demek belki bir benzetme ama hissettirdiği etkiyi anlatmanın başka bir yolu da yok gibi.
Bu eser bitti belki… ama bende bıraktığı iz bitmeyecek.