Puan vermedi·272 syf.··Beğendi
· Bir insanın çocukluğu…
Belki de en büyük cenneti,
ya da en derin cehennemi.
“17 Haziran” çocukluk anılarının insanın hayatında, kaç yaşında olursa olsun, nasıl izler bıraktığını sarsıcı bir şekilde anlatıyor.
Yazarın “en otobiyografik romanım” demesi ise içimi en çok acıtan yerdi.
Çünkü yaşananlar gerçekten çok ağır.
45 yaşındaki Vidar, eski eşyalarının olduğu bir kolide bir not defteri bulur.
Ve bir telefon numarası…
Arar.
Karşısına artık kullanılmayan bir evdeki hayatta olmayan babası çıkar.
Ve biz 17 Haziran 1986’ya gideriz.
Bu bir hayal mi?
Bir anı mı?
Yoksa zihnin bir oyunu mu?
Bunu anlamak için tekrar arar.
Ve yine aynı gün…
Annesi.
Ablası.
Ve en çarpıcısı:
Sekiz yaşındaki hali.
Kendi çocukluğuyla konuşur yetişkin Vidar.
En kırılgan yerinden.
Bir yanda mesleki hayatındaki çatlaklar,
diğer yanda aile yaraları…
Ve her şeyin düğümlendiği o “iki kelime”
yıllar önce annesinin söylediği.
Bazı cümleler büyür, insanın hayatı kadar büyür.
Öylesine akıcı ki…
Okurken birer sahneye dönüşen sayfaların içindeymişim gibi hissettim.
Kitabın kapağındaki o küçük çocuk,
göl, kayık…
Hepsi zihnimde bir filme dönüştü.
Etkisi uzun sürecek, belli.. çok ama çok sevdim