Sadık bir H. P. Lovecraft hayranı olarak söylüyorum—evet, bu kolay okunan bir metin değil.
Deliliğin Dağlarında , Lovecraft’ın diğer eserlerinden oldukça belirgin bir şekilde ayrılıyor. Geleneksel bir korku anlatısı gibi ilerlemek yerine, neredeyse akademik bir rapor ya da bilimsel bir keşif günlüğü gibi gelişiyor. Hikâye, Miskatonic Üniversitesi’nin Antarktika’ya yaptığı bir keşif seferini takip ediyor. Burada bir grup araştırmacı, insanlıktan çok daha eski bir medeniyete ait gömülü kalıntıları keşfediyor. Başta bir keşif gibi başlayan süreç, zamanla Dünya’nın geçmişine, sözde “Kadim Varlıklar”a (evet, ürkütücü değil mi?) ve yaşamın kökenine dair korkutucu gerçekler ortaya çıktıkça varoluşsal bir dehşete dönüşüyor.
Bu kitabı hem büyüleyici hem de zor kılan şey, Lovecraft’ın gerçekçiliğe olan takıntısı. Jeoloji, biyoloji, mimari—her şeyi öyle detaylı ve takıntılı bir şekilde anlatıyor ki sanki sadece karakterleri değil, seni de bunun gerçek olabileceğine ikna etmeye çalışıyor. Hatta bazı anlarda, Lovecraft’ın kendi kurduğu rüya dünyasına tamamen kapıldığını ve senin de ona en az onun kadar inanmanı beklediğini hissediyorsun.
Konu başlı başına tuhaf, yabancı ve derinden rahatsız edici. Ama “Cthulhu Mitolojisi” ile ilgilenen herkes için bu eser inanılmaz derecede önemli. Mitolojiyi temelden genişletiyor—tarihini, kadim ırklarını ve insanlığın önemsizliğine dair kozmik bakış açısını ortaya koyuyor.
Hatta bunu Lovecraft mitosunun “ Silmarillion ”u olarak bile adlandırabilirsin: yoğun, öykü yüklü ve anlık hikâye tatmininden çok dünya inşasına odaklı. Geleneksel anlamda her zaman keyifli ya da akıcı bir okuma değil—ama tartışmasız şekilde önemli.
Eğer okurken zorlanırsan, kendini körü körüne zorlamanın pek anlamı yok. Önce bir özet okumak ya da iyi yapılmış hayran animasyonları izlemek, metne geri döndüğünde anlamanı gerçekten kolaylaştırabilir.GERÇEKTEN.