·152 syf.····Okunma: 19 Nisan 2026 13:34 Bazı kitaplar sadece bir hikâye anlatmaz; aynı zamanda bulunduğu dönemin suskunluklarını da açığa çıkarır. Asılacak Kadın da benim için tam olarak böyle bir yerden duruyor.
1970’ler ve 1980’ler… Bir kitabın “rahatsız edici” bulunup dava konusu olabildiği, kadın bedeninin, kadın hikâyesinin ve kadın sözünün kolayca hedef haline getirilebildiği yıllar. Bugün geriye dönüp baktığımda şunu daha net görüyorum: mesele sadece bir kitap değil, mesele kimin konuşabildiği, kimin hikâyesinin “fazla” bulunup bastırıldığı.
O dönem bu roman üzerinden açılan tartışmalar, aslında kadının toplumsal alandaki yerinin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyordu. Ama üzülerek söylüyorum ki, bu kırılganlık tamamen geçmişte kalmış bir şey değil.
Bugün de farklı biçimlerde aynı şey devam ediyor. Kadının sesi ya arka plana itiliyor ya da konuştuğunda “fazla” bulunup sınırlandırılmaya çalışılıyor. Bazen açıkça, bazen daha ince yollarla… Ama sonuç değişmiyor: kadın hikâyesi hâlâ tam anlamıyla eşit bir yerden duyulmuyor.
Bu noktada şunu özellikle önemli buluyorum: bu hikâyelerde “kurban” olan sadece bireyler değil. Toplumun kendisi de, bastırdığı her sesle birlikte kendi gerçeğini eksiltiyor. Çünkü bir ses kısıldığında, aslında hepimizin dünyası biraz daha daralıyor.
Pınar Kür’ün metinlerinde hissettiğim şey de tam olarak bu: bireysel bir trajediden çok daha fazlası… yapısal bir körlük. Ve bu körlükle yüzleşmediğimiz sürece, değişim sadece isimlerde kalıyor.
Ben bu kitabı okurken şunu düşündüm: bazı hikâyeler geçmişte kalmıyor, sadece form değiştiriyor. Ve biz onları okudukça aslında bugünü de daha net görmeye başlıyoruz.