Öncelikle, Kadının Adı Yok’a başlamadan önce “her kadının okuması gereken bir başucu kitabı” olarak tavsiye edilmesi beklentimi yükseltmişti; ancak okuma sonunda umduğumu bulamadım.
Şunu söyleyebilirim ki Türkiye’de yaşayan pek çok kadın bu kitapta kendinden bir parça bulabilir. Anlatılanlar hayatın içinden; fakat verilmek istenen mesajın zayıf bir kurguya yedirildiğini düşünüyorum.
Ana karakterin ergenliğe girmesiyle birlikte, başta babası olmak üzere çevresindeki erkeklerin hem ona hem de kız kardeşine karşı tutumlarının değişmesini anlamlandıramayışını tamamen hissettim.
Ancak kitap ilerledikçe tek tip bir erkek profili öne çıkıyor ve bu karakterler çoğunlukla uç noktalarda konumlandırılıyor. Benzer baskıların tekrar eden örneklerle anlatılması, bir süre sonra hem anlatının etkisini zayıflatıyor hem de inandırıcılığını azaltıyor. Duygu Asena ‘nın kendi görüşünü okura kabul ettirme çabası hissediliyor.
Ana karakter özgür bir birey olarak var olmak isterken, ilişkilerinde sürekli çelişkiler yaşıyor. Babasının sadakatsizliğini eleştirirken kendi evliliğinde benzer bir durumu “aşk” olarak meşrulaştırması bu çelişkinin en belirgin örneklerinden biri. Ayrıca evlilik, çoğunlukla tek yönlü ve olumsuz bir çerçevede; kadınların başına gelebilecek en kötü şey buymuş gibi yansıtılıyor.
Benim için kitap, önemli bir meseleye dikkat çekse de yetersiz kaldı. Zaman kaybı hissi yaratan bir okuma oldu diyebilirim.