Okurken bir karakteri değil, kendi zihninin karanlık koridorlarını dolaşırsın. İşte Korkuyu Beklerken tam olarak böyle bir deneyimdi benim için.
Bu kitapta beni en çok sarsan şey, olayların değil zihnin dağınıklığıydı. “Beyaz Mantolu Adam”dan başlayarak, bireyin kalabalık içindeki yalnızlığı tokat gibi çarpıyor:
“Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu.”
Bu sadece bir karakterin durumu değil; modern insanın özeti gibi.
“ Korkuyu Beklerken ” bölümüne geldiğimizde ise artık dış dünya tamamen siliniyor. Yerine; parçalanmış düşünceler, yarım kalan cümleler ve sürekli kendini sorgulayan bir bilinç geliyor.
“Yalnız kaldıkça yalnızlıktan korktukça yalnızlığım artıyor” cümlesi, kitabın ruhunu tek başına taşıyabilecek kadar güçlü. Çünkü burada yalnızlık bir durum değil, bir döngü.
Anlatıcının zihni sürekli kendini kemiriyor:
“Düşünme! dedim kendime, düşünme.”
“Kendimi çok ihmal etmiştim.”
“Ben yoktum.”
Bu cümleler bir araya geldiğinde şunu görüyorsun:
İnsan bazen hayatla değil, kendi zihniyle baş edemiyor.
Kitapta beni en çok etkileyen şeylerden biri de “anlaşılmama” hissiydi:
“Beni de, kendilerini de anlamadılar.”
Bu sadece toplum eleştirisi değil, aynı zamanda bireyin kendine bile yabancılaşması.
Bir yandan da sürekli bir “geç kalmışlık” hissi var:
Yarım kalan kitaplar
Başlanamayan sevgiler
Söylenemeyen sözler
“Sevmek, yarıda kalan bir kitaba devam etmek gibi kolay değildi” cümlesi bu yüzden çok çarpıcı. Çünkü burada sevgi bile bir çaba, bir mücadele.
Kitap ilerledikçe gerçeklik de kaymaya başlıyor. “Ubor Metenga” gibi bölümlerle birlikte, mantık yerini paranoyaya bırakıyor. Artık anlatıcı sadece düşünmüyor; düşüncelerinin içinde kayboluyor.
Ve bu noktada şu fark ediliyor:
Korku, dışarıdan gelen bir şey değil. Beklenen, büyütülen, içerde üretilen bir şey.
“Bir Mektup” ve “Babaya Mektup” gibi bölümlerde ise ton değişiyor. Bu kez daha kişisel, daha kırılgan bir anlatım var.
“Sana bazı şeyleri anlatamadım” ve “Sen olmadıktan sonra sana yazılan mektup ne işe yarar?” cümleleri, gecikmiş duyguların ağırlığını taşıyor. Burada korkunun yerini biraz da pişmanlık alıyor.
Kitabın geneline baktığımda şunu hissettim:
Bu metinler düzenli değil, çünkü insan zihni de düzenli değil.
Bu karakterler güçlü değil, çünkü insan zaten çoğu zaman güçlü değil.
Ve en önemlisi:
Bu kitap anlaşılmak için değil, hissedilmek için yazılmış.
Son sayfadaki o cümle ise her şeyi bir anda kişisel hâle getiriyor:
“Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?”
Cevap basit gibi ama aslında değil:
Okurken fark ediyorsun ki… belki de sen de tam olarak orada değilsin.