Bu kitabı elime aldığımda, isminin mütevazılığına rağmen bu kadar derin izler bırakacağını tahmin etmemiştim. Modern Türk hikâyeciliğinin ilk örneklerinden biri kabul edilse de, okurken hissettiğim şey teknik bir başarıdan çok, insan ruhunun o en ince, en küçük kıvrımlarına dokunan bir samimiyet oldu.
Kitap, adıyla müsemma; hayatın içinden geçen, bazen görmezden geldiğimiz ama aslında tüm varoluşumuzu şekillendiren o minicik anları anlatıyor. Sezai, büyük trajedileri bağıra çağıra anlatmak yerine; bir bakışın, bir sessizliğin ya da sıradan bir nesnenin arkasındaki kederi fısıldamayı tercih etmiş. Özellikle "Pandomima" hikâyesi... Pascal’ın o sessiz iç dünyası ve karşılıksız sevgisinin yarattığı o ağır sessizlik beni gerçekten sarstı. Bir insanın kalbinin kırılabileceğini bu kadar zarif ama bir o kadar da acımasızca anlatmak büyük bir ustalık.
Yazarın dilindeki o naif realizm, olaylara bir gözlemci gibi değil de sanki o anın içindeki bir sırdaş gibi yaklaşmamızı sağlıyor. Hikâyelerde Batılı tarzın izlerini görmek mümkün ancak anlatılan dertler, seçilen karakterler ve o hafif melankolik hava bizden, bizim topraklarımızdan çok şey taşıyor.
Okurken şunu düşündüm: Bizler hayatın büyük değişimlerine odaklanırken aslında o küçük şeyler arasında kaybolup gidiyoruz. Sezai, bu eseriyle bize durup o küçük ayrıntılara bakmayı, oradaki insanı görmeyi hatırlatıyor. Eğer siz de abartılı kurgulardan yorulup insan ruhunun sade ama derin hallerine yolculuk yapmak isterseniz, bu incecik ama içi dopdolu kitabı mutlaka listenize eklemelisiniz.
Bazen en büyük fırtınalar, en küçük sessizliklerde koparmış; bu kitap bana tam olarak bunu hissettirdi.