Çürümenin Estetiği....
Bazı figürler toplumun entelektüel çölleşmesinin, estetik yoksulluğunun ve manevi iflasının en net aynasıdırlar. Karşımızda duran Sevda Türküsev portresi, bir fikir insanı ya da bir yazarın çok ötesinde; kutuplaşmadan beslenen, hınçtan (ressentiment) güç alan ve "değerleri" birer ticari mal gibi pazar tezgahına süren modern bir illüzyondur.
Bir yazarın dili, onun zihindünyasının sınırlarını belirler.
Türküsev’in diline baktığımızda gördüğümüz tek şey; edatlarla bağlanmış nefret kırıntıları, bağlaçlarla yamalanmış magazinel dedikodular ve ünlemlerle şişirilmiş bir "ahlakçı" kibridir.
Friedrich Nietzsche’nin "Pazar yerindeki sinekler" (1) dediği o gürültülü güruhun başını çeken bu zihniyet, hiçbir zaman bir "fikir" inşa edememiş; sadece mevcut öfkeleri bir araya getirerek bir kariyer gökdeleni dikmiştir. Bu gökdelen, rasyonel bir eleştirinin ilk rüzgarında yıkılacak kadar kumdan yapılmıştır.
Dervişin fikri neyse zikri odur; peki bir insanın zikri sürekli başkalarının "bacakları", "çapkınlıkları", "yatak odaları" ve "uçkur hikayeleri" ise, o fikrin içinde hangi karanlık mahzenler gizlidir?
Türküsev’in "muhafazakarlık" kalkanı altına gizlediği şey aslında safi bir röntgenciliktir. Başkalarının günahlarını bir cerrah titizliğiyle (!) deşerken duyduğu o gizli iştah, aslında bastırılmış bir hayranlığın ya da yaşanamamış bir hayatın intikamı mıdır?
Charles Bukowski’nin o "hiçbir parfümün örtemeyeceği ekşi koku" (2) diye tarif ettiği şey tam olarak budur. Sürekli ahlak diyenin zihninde sürekli ahlaksızlığın dönmesi, bir psikiyatrik vakadır, edebi bir duruş değil.
Bu kadın, toplumun namus bekçiliğine soyunurken, aslında o toplumun en alt tabakadaki "dikizleme" dürtüsünü estetize ediyor. Bu muhafazakarlık değil, "ahlak soslu bir pornografi"dir.
Sosyolojik bir perspektiftenbakıldığında, bir yazarın toplumsal travmalara verdiği tepki, onun insanlık derecesini belirler. Özgecan Aslan gibi bir trajedinin ardından taciz edilen kadınlara "Susun ve doktora gidin" diyebilmek, basit fikir ayrılığı değildir; bu, kolektif vicdana atılmış bir bombadır.
Kurbanı suçlayan (victim blaming), mağduru susturan ve celladı görünmez kılan bu dil, orta çağın engizisyon karanlığından daha karanlıktır. Kadınların sesini kısmaya çalışırken aslında kendi karanlığınızın sesini yükseltiyorsunuz. Bir çocuğun ya da bir kadının canı üzerinden "kahramanlık devşirmeyin" dersi verirken, aslında siz o canlar üzerinden "popülarite devşiren" bir sırtlan profilini çiziyorsunuz.
Sürekli "aile", "din", "maneviyat" diyerek ekranlarda vaaz veren birinin, gece kulüplerinde alkol ve erotik danslar eşliğinde eğlenirken çekilen görüntüleri ortaya çıktığında, dünya bir ikiyüzlülüğe daha tanık oldu ve bir "sefaletin" ifşasını izledi.
(3)
Bukowski olsa şöyle derdi:
"Üzerindeki o pahalı kumaşlar veağzındaki kutsal kelimeler, ruhundakio ucuz kerhaneyi gizlemeye yetmiyortatlım. Sen, içindeki ocanavarındışarı çıkmasından okadarkorkuyorsun ki, dünyadakiherkesi kafese kapatmaya çalışıyorsun."
•Kendi çelişkileriyle yüzleşemeyenlerin, dünyayı bir ıslahhaneye çevirme hırsı sadece zavallılıktır.
Siyasi ahlak, fikir namusunun temelidir.
Dün "Hocaefendi (FETÖ) masaya yumruğunu vursun" diye tweetler atıp, bugün en ateşli vatanseverlik nutukları çekmek; rüzgar gülünün işidir.....
Fikriniz rüzgara göre yön değiştiriyorsa, sizin zikriniz sadece bir gürültüdür. Geçmişin kirli sayfalarını, bugünün parlak sloganlarıyla örtemezsiniz. O "zikir" her değiştiğinde, aslında sizin hiçbir zaman bir "merkeziniz" olmadığını, tek merkezinizin "var olma ve güç devşirme" hırsı olduğunu bir kez daha kanıtlıyorsunuz.
Bu kadın yazar değil. Kutuplaşmış bir çağın yarattığı, insanların öfkelerini ve hayal kırıklıklarını emerek büyüyen bir parazit sadece. Yazdığı kitaplar, yarın, geri dönüşüm kutularının malzemesi olacak. Çünkü içinde "insan" olmayan, içinde "estetik" olmayan ve içinde "hakiki bir sancı" barındırmayan hiçbir söz kalıcı olamaz.
Bu kadının "ahlakı" insanı sevmek üzerine değil, insandan nefret etmek üzerine kurulu. Ve bu nefret, eninde sonunda kendi sahibini yutar. Şimdi ve keşke o gürültülü megafonu elinden bırakıp sessizliğin asaletini öğrenmeye çalışsa. Tabii eğer o derin sessizlikte kendiyle yüzleşecek kadar cesareti kaldıysa.
Oysa sözün asıl gücü, insanı kendine ve ötekine yaklaştırma kapasitesinde gizlidir. Bu örnekte gördüğümüz üzere, hakikatten kopuk ve şahsi hınçlarla beslenen her cümle, toplumsal vicdanda yeni gedikler açmakta ve insanların birbirine daha derin bir nefretle bakmasına neden olmaktadır. Estetikten ve empatiden yoksun olan bu gürültü, ne kadar "değerler" ambalajına sarılırsa sarılsın, özünde insanlıktan kopuşun ve manevi bir çoraklaşmanın ilanıdır. Dünyanın ihtiyacı olan şey, öfkeyi körükleyen bu kirli megafonlar değil; sessizliğin içindeki o asil ve birleştirici hakikattir.
Tarih bu kadını; neyi savunduğuyla değil, kimleri, nasıl ve hangi cüretle aşağıladığıyla hatırlayacak. Ve o hatıra, bir utanç vesikasından başka bir şey olmayacak....
Bu kitabı asla okumayın; çünkü içinde bir fikir insanının sancısını değil, bir pazar yerindeki sineğin vızıltısını ve hiçbir pahalı parfümün örtemeyeceği o ekşi kokuyu bulacaksınız. Sayfalar arasında ilerledikçe karşınıza çıkan şey edebiyat ya da sosyoloji değildir..
Saygı ve Selamlarımla
26 Mart 2023'den kısa bir ileti #200917753
(1) Friedrich Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı eserinde yer alan "Pazaryerindeki Sinekler Üzerine" bölümüne atıftır. Nietzsche burada; (pazar yerini) derin düşüncenin yerini popülariteye, hakikatin yerini ise gösterişe bıraktığı sığ toplumsal alan olarak tanımlar. "Sinekler" ise kendi yaratıcılıkları olmayan, sadece büyük ruhların ve yeni fikirlerin etrafında vızıldayarak onlardan kan emen, onları küçük iğnelemeleriyle taciz eden "küçük insanları" simgeler. Nietzsche’ye göre bu sinekler, kendilerinden üstün olan her şeyi gizli bir hınçla (ressentiment) aşağı çekmeye çalışırlar; ahlakçılıkları ise sadece kendi yetersizliklerini gizleyen bir maskedir.
(2) Charles Bukowski’nin genel olarak eserlerinde ve özellikle "Notes of a Dirty Old Man" ( Pis Moruğun Notları) gibi yazılarında vurguladığı bir metafor. Bukowski, "ekşi koku"yu fiziksel kirlilik olarak değil; sahtekarlığın, ikiyüzlü ahlakçılığın ve bastırılmış hayvani içgüdülerin dışarı vuran kokusu olarak tanımlar. Ona göre hiçbir sosyal statü, pahalı giysiler ya da maskelenmiş dindarlık; korkaklığın, kıskançlığın ve ruhsal çürümenin yaydığı bu özgün "ucuzluk" kokusunu gizlemeye yetmez. Bu koku, bir insanın gerçeği ile dışarıya pazarladığı imajı arasındaki o devasa ve küf kokan uçurumdur.
(3) Söz konusu görüntüler kamuoyuna da yansımıştır. Yazarın ekranlarda ve yazılı mecralarda katı bir ahlak savunuculuğu yaptığı, başkalarının yaşam tarzlarını "muhafazakar değerler" adına sertçe eleştirdiği bir dönemde ortaya çıkan bu görüntüler; alkollü bir mekanda erotiksahneperformanslarına eşlik ettiği anları kapsamaktadır....