İlk sayfada bir çocuğun sessizliğiyle başlıyor her şey. Ama aslında okuduğun şey bir çocuk hikâyesi değil; bir ömrün içine sinmiş suçluluk, korku ve geri dönüşü olmayan seçimler.
Uçurtma Avcısı tam burada yakalıyor insanı: sana bir hikâye anlatmıyor, seni kendi vicdanınla yüzleştiriyor.
Bu kitabı okurken en çok şunu düşündüm: Ben bunu nasıl anlatacağım ki hissettirdiklerini karşı tarafa da geçirebileyim?
“Coğrafya kader midir, keder midir?” sorusu aklımda dönerken İbn Haldun’un şu sözüne takıldım: “Toplumların kaderi, yaşadıkları yerin sınırlarıyla başlar; ama orada bitmez.” Çünkü bu kitapta da insanı şekillendiren şey sadece yaşadığı yer değil; sustuğu anlar, görmezden geldiği gerçekler ve yüzleşmekten kaçtığı geçmiş.
Hikâye bir ihanetle başlıyor ama orada kalmıyor. Birden fazla ihanetin, biriken bir vicdanın ve yıllarca taşınan bir yükün hikâyesine dönüşüyor. Ve en ağır tarafı şu: Bu kırılmalar yabancıdan değil, en yakından geliyor.
Hassan, vicdanın ve sadakatin vücut bulmuş hali gibi. Onun saflığı insanın içine hem hayranlık hem acı bırakıyor. Emir ise başka bir gerçeği gösteriyor: Bazen insan kötü olduğu için değil, korktuğu için susuyor. Ama o suskunluk, bir ömre yayılan bir yük haline geliyor.
Kitabı bitirdiğimde şunu net anladım: İnsan en büyük ihaneti çoğu zaman en yakınından görürmüş. Ve bazı hatalar, zaman geçse bile insanın içinden hiç çıkmıyor.
Bunu yazarken kendime de dürüst olmak istiyorum. Eskiden savaştan kaçıp gelen sığınmacılara karşı bakışımın yeterince derin olmadığını fark ediyorum. Belki anlamak uzaktan bakınca kolay değildi. Ama okudukça onların yaşadığı hayatı, geçtiği zorlukları daha net görmeye başladım. Ve bazı düşüncelerimden utandığımı da söylemeliyim.
Çünkü aslında çoğu zaman elimizde olanın kıymetini bilmiyoruz. Küçük şeyleri büyük