Martin Eden: Bir İntiharın anatomisi
8/10
·496 syf.··
2026 11. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 16 Mayıs 2026 01:16
Jack London’ın hırpalayıcı başyapıtı Martin Eden ’i kapağını kapatıp kenara koyduğumda, içimde uyanan ilk his derin bir çaresizlik ve sarsıcı bir hayranlık oldu. Roman, kaba saba bir denizci olan Martin’in, üst sınıftan Ruth Morse’a duyduğu aşkla başlayan entelektüel yükselişini anlatırken, aslında okurlara bir insanın kendi dehası tarafından nasıl adım adım yutulduğunu gösteriyor. Martin’in Ruth’un şahsında o pırıltılı burjuva dünyasını ilk gördüğü anı düşündüğü şey; o dünya onun gözünde adeta kutsal bir ışık, cehaletin karanlığından kaçıp sığınacağı bir limandı. Sırf o dünyaya ait olabilmek, o rafine zarafete layık görülebilmek için günde sadece dört saat uyuyarak dilbilgisi, felsefe ve edebiyat yuttuğu o muazzam dönüşüm sürecini okurken, onun azmine saygı duymamak imkansızdı. (…) Şimdi istiyorum. Sizin bu evde evde soluduğunuz gibi bir havayı solumak, kitaplarla, resimlerle ve güzel şeylerle dolu, kendileri temiz, düşünceleri temiz, alçak sesle konuşan insanların yaşadığı ortamların havasını içime çekmek istiyorum. (sf 81) Hikayenin en başında Martin’i harekete geçiren şey sıradan bir hoşlanma değil, adeta mistik bir adanmışlıktır; o, saf güzelliğe aşık olmuş ve güzele hizmet etmenin tek gerçek hakikat olduğunu, hayatın anlamının burada yattığını kayıtsız şartsız kabul etmiştir. Onun gözünde Ruth bu kutsal güzelliğin yeryüzündeki gölgesidir. Ancak bu kör edici aşkın trajik tezatları daha ilk anlardan itibaren kendini hissettirir. Ruth’un Martin’i kendi seçkin çevresine takdim ederken, onu eşit bir birey gibi değil de üstenci bir kibirle "himaye ettiğim arkadaş" olarak tanıtması, burjuva sınıfının o saklayamadığı sınıf bilincini ve Martin’i bir tür "ehlileştirme projesi" olarak gördüğünü yüzümüze çarpar. Martin ise bu dünyada tutunmaya çalışırken tuhaf bir iç çatışma yaşar; rafineleşme arzusu ile geldiği yer arasında sıkışır ve kendi ham, işlenmemiş hayalini bazı zamanlar geçmişindeki o kaba saba yaşantıda, sokakların ve denizlerin o filtresiz dürüstlüğünde arar. Bilgiyle donandıkça, o hayal ettiğinin aksine Ruth’un aslında entelektüel bir özgürlüğe değil, kendi dar, yerleşik burjuva değerlerine ve toplumsal kalıplarına sıkı sıkıya, körü körüne bağlı olduğunu fark etmek Martin için ilk büyük hayal kırıklığı olur. Bu değer çatışması, evdeki akşam yemeklerinde somut bir savaşa dönüşür. Özellikle Mr. Morse ile Martin arasında alevlenen o sert tartışmalar, statükonun paraya ve güce dayalı sığlığı ile Martin’in Herbert Spencer ve Friedrich Nietzsche’den beslenen, her şeyi kökünden sarsan felsefi dürüstlüğünün açık bir çarpışmasıdır. Martin geliştikçe, felsefi olarak sosyal Darwinizm’ine ve güçlü birey algısına tutundukça, aslında kendi yalnızlığının da temellerini atıyordu farkında olmadan. Toplumu tek tipleştiren kolektif yapılara inanmadığı için sosyalizme son derece mesafeliydi. (..) sadece birey olarak kendi hakkımı koruyorum. (…) benim kendi düşüncelerim var ve kendi zevklerimi, hep birden aynı görüşü benimseyen insanların yargısına tabi kılamam. Eğer bir şeyi sevmezsem sevmem, hepsi bu; salt türdeşlerimin çoğunluğu bunu beğendi ya da beğendiğini farz etti diye benim de onları taklit edip bundan haz almam için bir sebep yok. Fakat hayatın iğneleyici ironisi tam da burada devreye giriyor ve sırf merakından gittiği bir sosyalist toplantıda tamamen bireysel özgürlüğü savunan bir konuşma yapmasına rağmen, ertesi gün yerel bir gazetenin onu "tehlikeli bir anarşist ve sosyalist lider" olarak manşete taşıması, Martin’in dünyasını altüst ediyor. Toplumsal prestijlerinden başka hiçbir kutsalı olmayan Morse ailesi bu asılsız haberle dehşete düşer ve Ruth, o ana kadar Martin’in verdiği hiçbir entelektüel mücadeleyi anlamadığı gibi, toplumsal baskıya boyun eğerek bir mektupla nişanı bozup onu yapayalnız bırakır. Ruth’un gidişinden sonra Martin’in içine düştüğü o korkunç sefalet, açlık ve editörlerin bitmek bilmeyen ret mektupları dönemi, okurken iç sızlatıyor. Rehin verilen elbiseler, bakkal borçları ve açlıktan dönen başıyla masasında yazmaya devam eden o inatçı adamı izledim. Martin bu çürümüş pazar yerinde tamamen yalnız kalacakken, karşısına onun entelektüel dengi ve ruh ikizi olan Brissenden çıkar. Onunla kurduğu o derin, yalansız dostluk, Martin’e bu dünyada yalnız olmadığını hissettiren tek sığınak olur; ancak Brissenden’in trajik intiharı, Martin’in sığındığı o son kaleyi de yıkar ne yazık ki. En acısı, Martin’in içindeki tüm yaşama sevincini ve ümidini kaybettiği, tam anlamıyla pes ettiği o anda gelen o tuhaf, gecikmiş başarıydı. Geçmişte yüzüne bakılmayan yazıları birer birer basılıp Martin bir gecede ülkenin en zengin ve en ünlü yazarı olduğunda, sistemin ve burjuva toplumunun ikiyüzlülüğü de tüm çıplaklığıyla okurun önüne seriliyor. Dün onu açlığa mahkum eden, kibirle yukarıdan bakan o elit çevreler, hatta onu korkakça terk eden Ruth bile sırf parası ve şöhreti için etrafında pervane olmaya başlıyor. Martin’in o meşhur, "Ben yine aynı Martin’im, açken beni doyurmadınız, şimdi niye yemeğe boğuyorsunuz?" sorgulaması, burjuva ahlakına bir tokat gibi patlar. Bu noktadan sonra Martin için geri dönüş yoktu; entelektüel olarak fersah fersah uzağında kaldığı eski işçi sınıfına dönemezdi, sığlığını ve sahteliğini gördüğü burjuva sınıfında ise nefes bile alamazdı. İki dünya arasında köksüz, aşksız ve inançsız kalan Martin, içindeki bu devasa varoluşsal boşluğu dindirmek ümidiyle Güney Denizleri’ne doğru bir gemi yolculuğuna çıksa da, ruhundaki o büyük çatlağı kapatamadı. Martin’in o intihar raddesine gelmeden hemen önce yaptığı son bir hamle vardır ki, içimi en çok sızlatan da burasıdır: Martin, elindeki tüm o devasa serveti kullanarak, geçmişte kendisine en ufak bir şefkat göstermiş, hayatına dokunmuş tüm eski tanıdıklarına, kız kardeşine, çamaşırcı Joe’ya, eski ev sahibesine madden hiçbir karşılık beklemeden, adeta bir aziz gibi iyilikler dağıtır, onları zengin eder. Bu bence bir cömertlik gösterisinden ziyade, Martin’in bu dünyanın kirli parasıyla ve insanlığıyla bağını tamamen koparma, borçlarını ödeyip dünyayı arkasında tertemiz bırakma ve varoluşsal hesabını kapatma şeklidir; çünkü artık gideceği yerde paraya da, bu sahte ilişkilere de ihtiyacı olmayacaktır. Romanın o unutulmaz ve can yakan finalinde, gecenin karanlığında geminin lombozundan kendini okyanusun serin, karanlık sularına bırakışını izledim. Suyun derinliklerine doğru bilincini kaybederek batarken, Jack London okuruna acımasız bir gerçeği fısıldayarak hikayeyi bitirdi: Bazen hayatta her şeyi kazanmak, aslında her şeyini kaybetmenin diğer adıdır. Keyifli okumalar... Jack London Martin Eden Erhun Yücesoy
Martin EdenJack London · Can Yayınları · 2019134,9bin okunma
·
80 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.