Uzun zamandır duygusal anlamda beni bu kadar çok etkileyen bir kitap olmamıştı. Kitapta hepimizin çok iyi bildiği ve anladığı bir konu işleniyor: Yalnızlık. Etrafındaki kişi sayısından bağımsız olan bu duygu, en çok da kalabalıklar içinde ‘tek başına’ hissettirdiğinde yıpratır insanı. Ve Şermin Yaşar da bunu çok güzel hissettirmiş, iki kadının hikayesiyle.
Kitap, kendini yalnız ve kimsesiz hisseden bir anne ile terk edilmiş bir kadının hikâyesi üzerinden ilerliyor. Her iki kadının hissettikleri, düşündükleri kendi bakış açılarından, kendi ağızlarından verilmiş. Bence bu kitabı güçlendiren bir yazım tarzı olmuş, duyguların daha kolay benimsenmesini sağlamış. İki kadın da kendi açısından dik duruş sergilemeye çalışıyor, böylelikle yaralarını herkesten gizlemeye çalışıyorlar. Hani her şeyi, herkesi sessizce dinleyip kendileri konuşmakta güçlük çeken insanlar vardır ya, bu iki kadın tam da o insanlardan; anlayan ama anlaşılamayan, dinleyen ama konuşamayan…
Selime Teyze kendisini yalnız, anlaşılamamış, fazlalıkmış gibi hisseden ve bu nedenle de evini terk eden bir anne. Ama sürekli gidip gelmeleri, kararsızlığı; aslında sadece kırgın olduğunu, “görülmek, duyulmak” istediğini gösteriyor. Hatta bunun için de çabalıyor ama sonunda önemsenmediğini fark ettikçe içine kapanıyor. Yalnızlığını bir tercih olarak görmeye çalışıyor. Onun anlattıklarını okurken öyle çok üzüldüm, öyle çok kırıldım ki… Anne olmanın ağırlığını iliklerime kadar hissettim. Bir annenin çocukları için yaptığı fedakarlıkları ve çocukların anneleri için yaptığı ihmalkarlığı görmek çok ağır geldi.
Meltem… Annesini tanımayan, yaşıyor mu ölü mü onu bile bilmeyen, babasının ikinci evliliğinden sonra babaannesiyle yaşayan, “dışlanmış ve terk edilmiş” olmanın ağırlığı altında büyümüş küçük kız… Yaşadıkları ne kadar ağır olursa olsun kendisini ‘Meltem Hanım’ olarak kabul ettirmeye çalışmış, insanlarla arasında hep bir mesafe bırakmış; normal bir ailenin ne olduğunu bile bilmeden aile olmaya çabalamış. Sonunda daha bir haftadır tanıdığı adamın peşinden gelip Selime Teyze’nin evine misafir olarak geldiği bir maceraya atılmış. Hikayenin sonunu açık bırakmış yazar ama bence kitaba yakışır bir “tatlı” sondu. İyi ki Fırat o tarif defterini sormuş dedirtti. Sonunda kendini anlatabildiği, anlaşılabildiği bir yerdeydi Meltem. O anlatırken ben rahatladım, kendisinin de söylediği gibi “sonunda birisi gerçekten dinliyordu onu” çünkü.
Herkesin kendinden parçalar bulabileceği bir kitap olmuş Altı Harfli Bir Tatlı . Öyle fazla edebi söz yoktu belki ama her şey o kadar gerçekti ve kısacık cümlelere öyle büyük duygular sığdırılmıştı ki okurken etkilenmemek mümkün değildi.