Gönderi

Gece Açan Çiçekler
8/10
·312 syf.··
2026 29. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 24 Mayıs 2026 16:35
(Spoiler içerir..) Tarık Tufan ’la ilk karşılaşmamı Gece Açan Çiçekler ile yaptım ve sanırım bu karşılaşma son olmayacak. Çünkü bazı yazarlar vardır; size yalnızca bir hikâye anlatmaz, ruhunuzun uzun zamandır sessiz kalan yerlerine dokunur. Tarık Tufan benim için tam olarak böyle bir yazar oldu. Bu kitap, yalnızca okunup bitirilen bir roman değil; sayfaları kapandıktan sonra bile insanın içinde yaşamaya devam eden bir his bırakıyor. Özellikle son dönemde sosyal medyada, kitap platformlarında ve okur yorumlarında sıkça karşıma çıkan bir kitaptı. Açıkçası böylesine popülerleşmiş eserlerde bazen ister istemez bir mesafe oluşuyor insanda. Çünkü çoğu zaman büyük beklentilerle başlanılan kitaplar aynı etkiyi bırakmayabiliyor. Fakat “ Gece Açan Çiçekler ”i bitirdiğimde, bu yoğun ilginin en azından büyük bir kısmını hak ettiğini düşündüm. Çünkü kitap, gösterişli olaylardan çok insan ruhunun en kırılgan yerlerine yaslanıyor. Roman boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri, altını çizme isteği uyandıran cümlelerin çokluğuydu. Öyle ki bazı satırlarda okumayı bırakıp yalnızca cümlenin ruhunu hissetmek istedim. Tarık Tufan ’ın dili öylesine nahif, öylesine kırgın ama bir o kadar da sıcak ki insan okurken kendini bir romanın içinde değil de yıllardır içine atılmış duyguların arasında dolaşıyormuş gibi hissediyor. Cümleleri bağırmıyor; aksine sessizce insanın içine yerleşiyor. Belki de bu yüzden kitap boyunca sürekli durup düşünme ihtiyacı hissettim. Çünkü yazar, büyük hayat dersleri vermeye çalışmadan insanın içini sızlatmayı başarıyor. Her şey çok doğal ilerliyor. Acılar da, kırgınlıklar da, özlemler de… Bu sadelik kitabın en güçlü taraflarından biri olmuş. Kitabın anlatımı ise adeta bir film sahnesi izliyormuş hissi uyandırıyordu. Can Feda Konağı yalnızca bir mekân değil; başlı başına yaşayan bir karakter gibiydi. O konağın duvarlarında yıllardır birikmiş suskunluklar, bastırılmış öfkeler ve yarım kalmış hayatlar vardı sanki. Roman ilerledikçe şunu fark ettim: Bu hikâyede tek bir başrol yoktu. Her karakter kendi hayatının merkezindeydi. Her birinin ayrı bir hikâyesi, ayrı bir yarası, ayrı bir eksikliği vardı. Tarık Tufan karakterlerini yalnızca olayların içine yerleştirmemiş; onların iç dünyalarını da derin bir şekilde işlemişti. Bu yüzden kitapta bir karaktere kızarken birkaç bölüm sonra ona hak vermeye başlıyorsunuz. Çünkü yazar kimseyi tamamen kötü ya da tamamen iyi göstermiyor. Herkesin içinde biraz kırgınlık, biraz suçluluk, biraz da çaresizlik var. Sanırım kitabın beni en çok etkileyen taraflarından biri de buydu. Karakterleri yargılayamıyorsunuz. Çünkü her birinin sessizce taşıdığı yükleri görüyorsunuz. Bazen öfkeleniyorsunuz, bazen üzülüyorsunuz, bazen de kendinizi onların yerine koyup susuyorsunuz. Özellikle aile içindeki ilişkiler o kadar gerçekçi yazılmıştı ki roman kurmaca olmaktan çıkıp yaşanmış bir hayat hissi vermeye başlıyor. Aynı çatı altında yaşayan insanların birbirlerini ne kadar az tanıyabildiğini görmek insanı derinden yaralıyor. Çünkü bu aile birbirini sevmiyor değildi; asıl mesele birbirlerini sevmeyi doğru şekilde becerememeleriydi. Herkes sevgisini yanlış yerde, yanlış biçimde göstermeye çalışıyordu. Bu yüzden aynı sofrada oturan insanlar bile birbirlerinden kilometrelerce uzak gibiydi. Kitapta beni en çok etkileyen karakterlerden biri hiç şüphesiz Zeliha oldu. Zeliha’nın aksayan ayağı yalnızca fiziksel bir kusur değildi; onun bütün hayatına yayılan eksiklik hissinin sembolü gibiydi. Kendini sürekli yarım hissetmesi, insanlardan geri kaldığını düşünmesi, sevgiye bile eksik biriymiş gibi yaklaşması gerçekten insanın içini parçalayan detaylardı. Hele o gece herkes için bir yardım konuşulurken kendi ayağı için hiçbir zaman para bulunmadığını söylemesi… Sanırım roman boyunca en çok içime oturan cümlelerden biri buydu. Çünkü Zeliha aslında yalnızca ameliyat parasını değil, “önemsenmeyi” istiyordu. Çocukluğundan beri içinde taşıdığı kırgınlık tam olarak buydu. İnsan bazen fiziksel yaralarından çok, görülmeyen eksiklikleri yüzünden yoruluyor. Daha da acı olan ise sonradan annesinin aslında onun için para biriktirdiğini öğrenmemizdi. İşte tam burada romanın en güçlü tarafı ortaya çıkıyor: İnsanların birbirlerini sevmelerine rağmen bunu gösterememesi. Reyhan Hanım’a roman boyunca kimi zaman çok kızdım. Fazlasıyla ketum, baskıcı ve otoriter bir anneydi. Çocuklarının üzerinde kurduğu o sert düzen insanı boğuyordu. Fakat sayfalar ilerledikçe onun da kendi yöntemince ayakta kalmaya çalışan kırılmış bir kadın olduğunu görmeye başlıyoruz. Belki sevgisini göstermeyi bilmiyordu ama içinde taşıdığı yükler onu da sessizleştirmişti. Bu yüzden kitapta hiçbir duygu tek taraflı kalmıyor. Bir karaktere öfkelenirken hemen ardından onun çaresizliğini görüp susuyorsunuz. Halide karakteri de romanın en ağır yükünü taşıyan kişilerden biriydi bana göre. Özellikle Nihan’ın yatılı okul sürecinin yine Halide’ye bağlanması beni çok derinden etkiledi. Çünkü ailede herkes bir diğerinin yarasını istemeden büyütüyordu. Kimse tamamen suçlu değildi ama herkes birbirinin eksikliğine dönüşmüştü. Roman boyunca sürekli şu hissi yaşadım: Bu aile aslında dağılmak istemiyor ama birbirlerine nasıl tutunacaklarını da bilmiyorlar. İşte bu yüzden Can Feda Konağı kalabalık olmasına rağmen korkunç bir yalnızlık hissi taşıyordu. Herkes aynı evin içinde başka başka acılar yaşıyor, ama kimse tam anlamıyla birbirine ulaşamıyordu. Sanki yıllardır aynı masada oturan insanlar birbirlerinin kalbine hiç dokunamamıştı. Tarık Tufan ’ın en büyük başarısı da burada başlıyor sanırım. Olayları değil, insanların içlerinde susturdukları şeyleri anlatıyor. Roman boyunca büyük kırılmalar kadar küçük sessizlikler de insanı etkiliyor. Çünkü bazen bir karakterin söylemediği şey, söylediğinden daha ağır geliyor. Kitabı bitirdiğimde geriye yalnızca hikâye değil; yoğun bir duygu kaldı bende. Uzun süre etkisinden çıkamayacağımı düşündüğüm bir atmosfer bıraktı. Bazı kitaplar vardır, bittiğinde yalnızca kapağını kapatırsınız. Bazıları ise bittikten sonra içinizde yaşamaya devam eder. “ Gece Açan Çiçekler ” benim için ikinci türden bir kitap oldu. Tarık Tufan ’ın diliyle ilk kez tanışmış biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Bu kitap benim için doğru başlangıçtı. Çünkü bana yalnızca bir hikâye değil, insan ruhunun ne kadar kırılgan olduğunu da gösterdi. Her karakterin içinde ayrı bir yalnızlık, ayrı bir eksiklik vardı. Ve belki de bu yüzden roman bu kadar gerçek hissettirdi. Çünkü hayatın kendisi gibi; kimsenin tamamen haklı ya da tamamen suçlu olmadığı, herkesin biraz yaralı olduğu bir dünyayı anlatıyordu. Keyifli okumalar dilerim..
Roman
Gece Açan ÇiçeklerTarık Tufan · Doğan Kitap · 20258,2bin okunma
·
304 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.