Gönderi

7/10
·192 syf.··
2026 17. kitabı
Bu kitaba inceleme yazmak için özellikle bekledim, bekledim ki içim soğusun, bekledim ki düzgün cümleler kurabileyim… Ancak ne kadar mümkün olacak bilemiyorum tabii. Çünkü Zeytindağı bir hatıra kitabı olmakla birlikte, Türk’e tarihinde ne kadar hırpalandığını, ezildiğini hatırlatan bir uyarı kitabı niteliğinde. Ve bu hatıralar insanın kanına dokunuyor. Türk askeri, kendi yurdundan, kendi milletinden çok uzaklarda; kimi zaman bomboş hayaller uğruna, kimi zaman oyalayıcı bir faktör konumunda savaşmış; açlık, susuzluk, yoksulluk içinde canını hiç bilmediği amaçlar uğruna feda etmiştir. Ne kadar acı ki Türk askeri gibi şanlı bir mevkide olsan da kaderin, hayatın, birilerinin iki dudağı arasından çıkacak birkaç cümleye bağlı. Aşağıda paylaşacağım alıntı sadece bir örnek. İngilizleri Kanal’da oyalamak için Almanların planı uygulanıyor. Plan şu: Arada birkaç bin Türk feda ederek İngilizleri Kanal’da tutmak, Almanların karşısındaki ingiliz sayısını azaltmak. Dile kolay, “arada birkaç bin Türk feda etmek”… “İngiliz raporu diyor ki: “Bu vaka üzerine muhafız kuvvet otuz bine çıkarılmıştır.” Demek, Kanal’da Almanlar muvaffak olmuşlardır. Fakat Cemal Paşa’nın yanında bulunan Fon Kress Bey, bu kadarla doymamıştı. O: -Bir defa buraya gelen kuvvetin vazifesi geri dönmek değil, ölmektir, diyordu. Cemal Paşa, kumandan ve kurmaylarına sordu: -Muvaffak olmak mümkün müdür, değil midir? Hepsi: -Hayır, cevabını verdiler. Ordu kumandanı, Fon Kress’in ısrarlarına rağmen, hemen ricat kararını verdi. Bu kadar, on beş bine yakın Türk çocuğunun canını kurtarmıştır.” Soru şu: Ya Cemal Paşa, Fon Kress’in ısrarlarına karşı koyamasaydı? İnsan düşünmeden edemiyor: Fon Kress, ‘buraya gelen kuvvetin vazifesi ölmektir’ sözünü kendi milletinin çocukları için de aynı rahatlıkla söyleyebilir miydi? Can, insanın kendi canı olmayınca ne kadar da kolay harcanabiliyor… Şehitlik elbette yüksek bir mertebe. Vatanına bağlı her Türk gencinin kalbinden geçen bir dilek de aynı zamanda. Ama bu ancak bir amaç uğruna gerçekleştiğinde anlam taşır; birilerinin hayallerinde, hedeflerinde piyon olarak öldüğünde değil. Nereye niçin gittiklerini bilmeden ölüme giden askerler için ‘Vatan sağ olsun’ denilerek geçilecek bir durum değil bu yaşananlar. Öyle şeyler vardı ki Zeytindağı’nda… ‘Neden’ diye başlayan sorular bırakmıyor insanı okurken… Neden benim askerim oralarda savaştı? Neden bunlara engel olmak isteyenler susturuldu? Neden benim vatanım tehlikeler içindeyken “din kardeşi” sayılan ama aslında hain olan gruplar için benim askerlerim eziyetler çekerek öldü? Şu iki paragraf her şeyi özetliyordu aslında: “Osmanlı saltanatı son bürokrat iken, bürokrasi bile tam Arap yahut yarı Arap’tır. Türkleşmiş hiçbir Arap görmedikten başka, Araplaşmamış Türk’e az rast geliyordum.”(s.42) “Suriye, Filistin ve Hicaz’da: -Türk müsünüz? Sorusunun birçok defalar cevabı: -Estağfurullah! idi. Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş ne de vatanlaştırmıştık. Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi.”(s.43) Türklere kimliği unutturulmuştu. Türkler asimile edilerek kendilerinden utanmalarına, kimliklerine karşı yabancılaşmaya ve hatta tarihlerini inkara sürüklenmişti. “Osmanlı Devleti hoşgörü devletidir, azınlıklara kimlik ve din özgürlüğü tanınmıştır” denilir ya hep; bir Türk Devleti olmasına rağmen Osmanlı, Türk kimliğini, azınlıklar karşısında küçük düşürmüştür. En azından son döneminde bu yadsınamaz bir gerçektir. O azınlıklar bir bir milliyetçilik akımı altında özerkliklerini ilan ederken, o güce ve inanca sahipken; cesur birkaç avuç Türk’ün “Biz Türk’üz ve vatanımızı emperyalist güçlere böldürmeyeceğiz!” diye haykırışı ve ayaklanışı öyle güç şartlar altında olmuştur ki akıl alır şey değildir. Türk her şartta ve koşulda susturulmuştur, engellenmiştir. Cümleler yetmiyor duygularımı ifade etmeye, o yüzden şu unutamayacağım üç alıntıyla bitirmek istiyorum incelemeyi: “Bir gün, ordu kumandanın yaveri, pek pis bir çukurdan matarasının burdağını doldurmuştu. Suyun rengini ve içini gören doktor: -Sıhhiye başkanı sıfatıyla, size bu sudan içmeyi men ederim, dedi. Kadehi dudaklarına kadar götüren subayın kurumuş ve rengi erimiş gözlerinde hiddet bir ateş gibi yandı; bu kim bilir hangi ölümü getiren kadehi damla damla, serinliğini ruhunda duyarak içti ve bu bir içimlik su ancak içindeki böcekleri ısıtmaya kâfi idi.” “Bir gün bizim kıtalardan biri düşman siperlerinin önüne gerilmiş tel örgülerinde konserve kutuları gördü. Herkes hiç kimseye söylemeyerek gecenin gelmesini bekledi. Sonra içlerinden bir tanesi karanlıkta gizlice siperden çıkıp sürüne sürüne tel örgüye gitti. Bilir misin, bu kutular içinde ne vardı? El bombaları… Kapak o suretle düzeltilmişti ki sert bir temasla bomba ateş alıyordu. İlk tecrübe o kadar pahalı geldi ve etrafa ibret verdi ki bütün askerler hakiki konservelere bile artık el dokundurmaz oldular.” “Kardeşim; Katya’da, Halet’ten ve hepimizin arkadaşı Memduh’tan başka bir şey kaybetmedik. İngilizler çok kuvvetli idiler. Fakat en çok beni meyus eden nedir, biliyor musunuz? İngilizler ferah içinde, biz değiliz. Onlar sağlam, iklime göre yapılmış esvaplarıyla, her gün tam yem alan güzel atlarıyla, lüzumsuz ölümler için ön saflara atılmış müstemlekât askerleriyle geliyorlar. Biz bazen kış, bazen yaz esvabı giyiyoruz. Atlarımız zayıf, adedimiz az ve her ölen neferi yüreğimizden veriyoruz. Ölen, eskiyen, yırtılan her şey, canımızdan, memleketimizden bir şey… İngilizler öyle mi? Hiçbir ziyan yok ki, biz kolayca yerine koyabilelim ve onlar koymasınlar.” Tarihten alınması gereken öyle çok ders var ki… Ama biz Türkler hep aynı hatalarla, hep aynı kısır döngünün içinde başa sarıp duruyoruz.
Tarih
ZeytindağıFalih Rıfkı Atay · Pozitif Yayınları · 201114,8bin okunma
·
64 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.