Spoiler vardır! 19.yy'da İskeleden İnmek
10/10
·656 syf.··
Beğendi
·
2026 112. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 31 Mayıs 2026 19:27
Şuan ,inşaat iskelesinin tepesinde, parmaklarım kireçten kaskatı kesilmiş halde oturuyorum sanki... Dışarıda öyle bir soğuk var ki, insanın içine işliyor. Yanımda fırçalar, boya kovaları, bir de Robert Tressell’in Baldırı Çıplak Hayırseverler kitabı. Elimden bırakamıyorum, bırakamıyorum çünkü okudukça sanki sadece bir kitap değil de, bizim hikayemizi, o çok iyi bildiğimiz 'neden hep başkaları kazanıyor?' sorusunun cevabını okuyorum.Kitabı okurken sanki zaman durdu. 19. yüzyılın o kasvetli, kömür dumanlı İngiltere’sinde, o sefalet kokan inşaatlarda yaşıyormuşum gibi hissettim. Üstelik okurken o kadar çok tanıdık yüze denk geldim ki... Sanki Steinbeck’in Gazap Üzümleri’ndeki o kamyon kasasında yolculuk eden yorgun göçmenleri, Orhan Kemal’in Bereketli Topraklar Üzerinde’siyle Çukurova’nın sıcağında kavrulan ırgatlarını almışlar, Tressell’in İngiltere’deki iskelelerinde yan yana oturtmuşlar. Hepsi aynı kaderin, aynı sızının insanları; coğrafyalar değişse de derdin, yokluğun ve emeğin türküsü hep aynı tonda söyleniyor.Hele o 89. sayfa... Kitabı elimden bırakıp dakikalarca boşluğa baktığım o yer! Evde bir lokma ekmek kalmamış, mutfak duvarındaki çiviye kanlı bir kağıt iliştirilmiş ve üzerinde o kahredici cümle: 'Bu benim değil, toplumun suçu!' O an anladım ki, Tressell sadece bir roman yazmamış; o günün soğuğunu, açlığını ve çaresizliğini bugünün vicdanına bir bomba gibi bırakmış.Bu hissi Bereketli Topraklar Üzerinde o gençlerin, nasır tutmuş elleriyle toprağı kazarken kanayan parmaklarını hatırladım; tıpkı Tressell'in işçilerinin kireçten çatlayan elleri gibi. Steinbeck’in Gazap Üzümleri Kaliforniya yollarında açlıktan şişmiş karınlarla direnen o insanların bedenlerindeki o derin çöküş, sanki bu kitabın sayfalarında başka bir surette tekrar canlanıyordu.Kitapta geçen bencillik meselesi ;Hani o 'ya yaralayacaksın ya da yaralanacaksın' dediği yer var ya, işte orası benim için kitabın kalbiydi. Hepimiz bu hayatta biraz o inşaat işçisiyiz; bazen kendimizi korumak için başkasının hakkına el uzatırken buluyoruz kendimizi, sonra da 'ben neden böyle biriyim?' diye vicdan azabı çekiyoruz. Tressell, üzerimizdeki o vicdan yükünü alıp doğrudan sistemin omzuna yüklüyor; 'Suçlu siz değilsiniz, suçlu sizi bu hale getiren makine!' diyor. Bu, okuduğum en büyük teselliydi.Artık çevreme baktığımda, 'baldırı çıplak hayırseverleri' her yerde görüyorum. Herkes kendi nasırlı elleriyle patronun sarayını dikiyor, herkes kendi delik çizmeleriyle zenginlerin yollarını süpürüyor. Ama artık biz, yani bu kitabı okuyanlar, o oyunun parçası olduğumuzun farkındayız. Kitabı okurken öyle gerçekçi ki sade süsten uzak bir dil var ki acıyı güzelleştirmez. Açlığı, kireci, tozu ve yorgunluğu en çıplak haliyle anlatır; bu yüzden okurken bazen nefesinin daraldığını hissediyorsun. *KİTABIN SOSYOLOJİK TAHLİLİ Sosyolojik açıdan bakıldığında,inşaat iskelesi, basit bir çalışma alanı değil; kapitalist üretim ilişkilerinin mikrokozmosudur. Bu iskelede kurulan hiyerarşi, emeğin yabancılaşması ve hayatta kalma güdüsüyle şekillenen "bencillik", aslında modern toplumun nasıl işlediğinin bir röntgenidir."Büyük Para Oyunu", Marx’ın meta fetişizmi kavramının ete kemiğe bürünmüş halidir. İşçi, kendi ürettiği değerin (binanın, malın) kendisine değil, soyut bir varlık olan "sermayeye" ait olduğuna ikna edilmiştir. "İskele", burada işçinin hem üretim yaptığı hem de sistemin yüksekliğini/gücünü her an ensesinde hissettiği bir hapishane işlevi görür.Kitapta sıkça vurgulanan "bencillik", bireysel bir ahlak sorunu değil, sistemik bir zorunluluktur. Modern sosyoloji literatüründeki "yaşam savaşı" veya "sosyal Darwinizm", bu kitapta işçilerin birbirinin ayağını kaydırmasına neden olan bir mekanizmadır. Tressell, işçinin diğer işçiye olan öfkesini, aslında sistemin yarattığı "kıtlık" ve "rekabet" ortamının bir sonucu olarak tanımlayarak, suçun failini bireyden yapısal düzleme taşırken,en güçlü sosyolojik kırılma noktası iskeleyi yıkma arzusu ile yaşanır.İskeleyi yıkma arzusu, basit bir yıkım isteği değil; işçinin artık "kendi emeğinin sahibi olmadığı" gerçeğini kavradığı an, yani "sınıf bilincinin" doğuşudur. İskele, sistemi ayakta tutan yapıdır; onu yıkmak, o zamana kadar "kader" olarak algılanan statükoya karşı geliştirilen ilk kolektif eylem niyetidir.Notu bırakan o işçinin "Bu toplumun suçu!" diyerek aramızdan ayrılması, sistemin üzerindeki ilk çatlaktır. Bir bireyin ölümü, toplumun vicdanında bir "sosyal travma" yaratır. Bu travma, diğer işçilerde suçluluk duygusundan öte, sistemin "doğal" olmadığını fark etmelerini sağlayan bir bilişsel uyanışı tetikler bu yüzden Sistem, insanlar birbirine yabancılaştığı sürece ayakta kalır. İskeleden inip yan yana geldiğimiz an ise, o sistemin temel kolonları sarsılmaya başlar.
1000Kitap
Baldırı Çıplak HayırseverlerRobert Tressell · Alfa Yayınları · 202426 okunma
·
299 Gösterim
Yorumlar
Lütfen giriş yapınız.