Gotama’nın kusursuz öğretisi başkası tarafından yazılmış ve hatasızca derlenmiş kapalı kaynak bir işletim sistemi gibiydi. Her şey tıkır tıkır çalışıyordu, sistem mükemmeldi ama Siddhartha o hazır olarak kendisine sunulan sistemi kurmayı reddetti. Çünkü başkasının kusursuz kodlarıyla kendi gerçeğini çalıştıramayacağını içten içe biliyordu. Kendi sistemini sıfırdan, hata yapa yapa, sistemi çökerte çökerte kendin derlemen gerekir. Çünkü bilgelik anlatılarak aktarılamaz, yaşanarak bilge olunur.
Siddhartha'nın hayatın içinde savrulduğu o aşırılıklar -bir yanda bedeni açlıkla yok saymak, diğer yanda paranın ve ihtirasın dibine vurmak- aslında arka planda sistemi yoran gereksiz işlemler gibiydi. Ta ki tüm o yorucu aşırılıklardan arınana kadar. Tıpkı hayatlarımızdaki kalabalığı sadeleştirirken yaptığımız gibi; gereksiz gördüğümüz her şeyi silip, geriye sadece anlam ifade eden doğru renkleri ve en temel katmanları bırakmak.
Siddhartha’nın ormanın derinliklerinde saatlerce dinlediği o nehir ile Lain’in zihnini bağladığı The Wired aslında birbirine benzetilebilecek şeyler. Biri su damlalarının sonsuz döngüsü, diğeri veri paketlerinin bitmek bilmeyen akışı. İkisi de bireysel benliğin ve fiziksel sınırların kalktığı; geçmişin, bugünün ve geleceğin tek bir şablonda, tek bir anın içinde toplandığı devasa bir tablodur. Karakterimiz Siddhartha'nın finaldeki o sessiz tebessümü de tam olarak budur. Anakarttaki tüm veriyollarının yerli yerine oturduğu, donanımın nihayet en stabil, en serin ve sessiz halinde çalışmaya başladığı o ana denktir. Sİddhartha da düşe kalka, ine çıka anlamıştır ki: Gerçek uyanış, bunu dışarıya ne kadar yansıttığınla değil; içindeki o karmaşık sistemin ne kadar sessiz ve uyum içinde aktığıyla ilgilidir. "Anladım ki derin ve esrarengiz olan her şey susuyor. Anladım ki susan her şey derin ve heybetli."