İyi bayramlar, hikaye etkinilği kapsamında bir arkadaşın hikayesini paylaşıyorum bu sabah- kendisi isminin yayınlanmasını istemedi, düşüncelerinizi yorumlarda belirtebilirsiniz.
YENİ KİRACI
Hava sıcaktı, takvimler haziran ayını gösteriyordu. Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Çöpleri karıştıran kediler ve kedilere çemkiren köpekler dışında sokak bomboştu. O, kurmalı çalar saatin tik tak sesine eşlik ederek sallanır koltukta sallanıyordu. Aralıksız kitap okumaktan gözleri kan çanağıydı. Yer lambasının aydınlattığı asık, solgun yüzünde akne lekeleri göze çarpıyordu. Epeydir duş almadığı; ışıl ışıl parlayan dağınık, uzun, yağlı saçlarından anlaşılıyordu. Bir erkeğe yakışmayacak uzunlukta kirpiklere sahipti. Şehrin en tenha mahallesinde bulunan üç katlı, fıstık yeşili bir apartmanın orta katında -panjurlu bir dairede- oturuyordu. Kalabalıktan ve gürültüden uzak olan bu evi özellikle seçmişti; çünkü insanları sevmiyor, yalanlar üzerine inşa edilmiş toplumda yaşamak midesini bulandırıyordu. Fırsatını bulsa ‘Into the Wild’ filminde Alexander Supertramp’ın yaptığı gibi doğaya kaçar, tek başına yaşardı; fakat bunu yapabilecek ne imkânı ne de cesareti vardı. Hoşlanmadığı toplumun bir parçası olmaya mahkûmdu.
Sallanır koltukta sallanmayı bırakıp balkona çıktı. Zeytin ağacının dibine bıraktığı yemek artıklarının yerinde yeller esiyordu. Tombul bir kedi salınarak bahçe duvarının üstünde yürüyor, sokak lambasının etrafında sinekler tavaf ediyordu. Karşı apartmanın çift kanatlı penceresine dolunayın yansıması vurmuştu. Mahalleyi adeta düşman askerleri basmış, hiçbir evden çıt çıkmıyordu. Tam içeri gireceği esnada sessizlik bozuldu. Alt komşusunun yeni nişanlanmış kızı balkona çıkmış, sigara yakmıştı. Sigaranın kanserli dumanı onun bulunduğu kata kadar ulaştı. Kız, telefonda sözlüsüyle fısıltı şeklinde konuşarak: “Senden başka kimseyle yatmadım, niye inanmıyorsun? Koray mı? Koray benim çocukluk arkadaşım, saçmalama…’’ diyordu. Kıza bakmak için balkondan aşağı eğildi. Siyah renkli, ince askılı bluzun içindeki dolgun göğüsleri gördü. Birkaç saniye öylece bakakaldı. Kız aniden başını yukarıya çevirdi. Az kalsın kıza yakalanıyordu, balkon korkuluğundan hemen geri çekildi. İçinden “Şu haline bak! Sapık gibi milletin karısını kızını dikizliyorsun. Taşınalı kaç gün oldu şunun şurasında? Uslu dur!” diyerek mutfağa yöneldi.
Buzdolabından soğuk su çıkardı. Suyu yudumlarken bir yandan da akıllı telefonunu kontrol etti. Telefonunda iki adet okunmamış mesaj vardı. İlki arkadaşı tarafından gönderilmiş “Kanka aradığında müsait değildim. İki kere aradım seni açmadın. Yeni evin hayırlı uğurlu olsun kardeşim. En kısa zamanda Yasinlerle ıslatmaya geleceğiz -göz kırpan emoji-” diğeri de bir giyim mağazası tarafından gönderilmişti “Seni özledik, 30 TL indirim hesabında, sakın kullanmayı unutma!” Her iki mesajı da sildi. Gözü mutfak lavabosuna yığılı bulaşıklara takıldı, kaç gündür yıkanmayı bekliyorlardı. “Ne ara bu kadar şey yedim? Keşke daha az izin alsaydım!” Aynı soruyu, boyası dökülmüş belediye çöp konteynırına koca bir poşet çöp atarken de sormuştu. İsmini hatırlayamadığı bir filozofun aforizması aklına geldi. Filozof şöyle diyordu: “Çalışmak bizi üç şeyden kurtarır; bunlar: can sıkıntısı, kötü alışkanlıklar, yoksulluk” Bittabi oburluk kötü alışkanlıklara dahildi. Bundan böyle ister ev taşımak, ister cenaze olsun; asla iş yerinden izin almamaya karar verdi. Aylaklık ona göre değildi. Sürprizsiz, monoton, düzenli yaşamaya alışmıştı. En küçük bir değişiklik kurduğu düzeni tarumar etmeye yetiyordu.
Sandal ağacı aromalı tütsüyü Beşiktaş armalı çakmak ile yaktı. Tütsüden tüten duman odanın havasını değiştirdi. Zaman yavaş akıyor, bir türlü uykusu gelmiyordu. Zaten uykusu gelse bile dün gece gördüğü rüyadan dolayı hemen uyuyamazdı. Rüyasında; kendisini dev dalgalarla cebelleşen ahşap bir gemide oradan oraya savrulurken bulmuştu. Üstelik güverteye şimşek düşmüş, gemi alev almıştı. Alevler çevresini dört bir taraftan sardığı anda kan ter içinde uyanmıştı. Rüya tabirlerine inanmadığı için gördüğü rüyanın ne anlama geldiğini öğrenme gereksinimi duymadı. Kibrit çöpünden yapılmış, dede yadigârı, maket yolcu gemisini yanan tütsünün yanına koydu. W. Shakespeare’e nazire yaparcasına “Yakmak ya da yakmamak, işte bütün mesele bu!” dedi. Bazı günler yaşamın manasının olmadığına kanaat getirir, kinik bir tavırla yaşamaya devam ederdi. Bazen ise ilk kez öpüşen genç âşıklar misali yüreğinde yaşama sevinci duyardı. Yirmi beş yıllık hayatında hiç ağır depresyona girmemişti. Binaenaleyh intihar etme fikri şimdilik ona çok uzaktı. Özellikle cayır cayır yanarak ölmek, isteyeceği son ölüm şekliydi.
Çakmakla oynamayı bıraktı. Lambayı kapatıp panjurları açtı. İhtiyar güneş yeryüzünü aydınlatmış tüm canlılara günaydın diyordu. Hoş bir dinginlik içinde sokağa çıktı. Kuşlar kıkırdıyordu. Hayret etmeye ve öğrenmeye devam edecekti. Yaşamı tarifsiz bir içgüdüyle sevdiğini anladı.