“Babü’s-Selam Kapısı:
Kapıcıbaşı Ağa'nın gelmesini beklerken Aşçıbaşı önünde yükselen azametli kapıya bakıyordu. Bir kapı olmaktan çok daha öte bir yerdi burası. Asıl Saray tam buradan başlardı. Girişi umut ve ikbal, çıkışı hüsran ve felaket demekti çoğu zaman. Bugüne kadar bu kapıdan nice mağrur ve makbul insan debdebe ile girmiş, pek çoğunun başsız gövdesi yine bu kapıdan sessiz sedasız çıkıp gitmişti.
Bu sarayda yaşamak, en acemi iç oğlanından padişah hazretlerinin şahsına kadar, Babü’s-Selam’ın kapı arasında sonu belirsiz bir yürüyüşe çıkmak gibiydi aslında. Yolun sonundaki ışığı görür, ona doğru yürür, ama bir türlü ulaşamazdınız. Ömrünüz, her an karanlığa düşme korkusuyla bu küçük taşlarla bezeli sonsuz yolaanan, saat saat, gün gün dökülür, Nihayetinde ya ecelin ya da bir celladın elinde tükenerek hiçliğe karışır ya da en fazla tozlu tarih yapraklarında birkaç satıra dönüşürdü. Dünyanın en sahte ışığıydı bu kapının ucundaki. Salt bir hayalden ibaretti.”
(Alıntı, s. 32)