·216 syf.··Beğendi
···Okunma: 05 Haziran 2026 15:31 Yazarla tanışmam bu kitapla oldu ve son olmayacak diye düşünüyorum. Açıkça söylemek gerekirse beğendim mi beğenmedim mi tam olarak adını koyamıyorum. Kitabı bitirdiğimde içimde tuhaf bir huzursuzluk kaldı. Mahfuz, 1930’ların Kahire’sini anlatıyor gibi görünse de aslında zamansız ve mekansız bir insanlık trajedisini önümüze koymuş. Her şey o kadar çiğ, o kadar gerçek ve net ki, tam da bu yüzden insanın canını yakıyor.
Kitabın merkezindeki Mahcub Abdüldaim, kolay kolay sevilebilecek bir karakter değil. Hatta dürüst olmak gerekirse, yer yer nefret ediyorsunuz ondan. Ama bir yandan da onu o kadar iyi anlıyorsunuz ki, bu durum kendinizden de ürkmenize yol açıyor. Taşradan Kahire’ye gelmiş, sefaletin dibini görmüş, açlıkla ve çaresizlikle boğuşan bir genç. Etrafına bakıyor; ahlaktan, dürüstlükten bahseden herkesin aslında bir şekilde gemisini yürüttüğünü, sistemin tamamen ikiyüzlülük üzerine kurulduğunu görüyor. İşte tam bu kırılma noktasında "Madem oyunun kuralları bu, ben de kirli oynayacağım" diyor.
Kitabı okurken, zihnimde sürekli olarak Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı canlandı. Bana göre bu romanı incelerken üzerinde durulması gereken en can alıcı noktalardan biri, Mahcub ile Yeraltı Adamı arasındaki o sarsıcı benzerlik. Bu iki karakteri yan yana koyduğumuzda, ikisinin de aslında aynı karanlık kuyudan beslendiğini görüyoruz. Her iki kitabı da okumuş olanlar ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaktır. İkisi de acımasız derecede dürüst bir bilince sahip. Dünyanın, toplumun ve insanların ikiyüzlülüğünü, sahteliğini çıplak gözle görebiliyorlar ve bundan tiksiniyorlar. Topluma ait olamama, dışlanmışlık ve bunun getirdiği o yoğun aşağılık kompleksi, her ikisinde de zamanla devasa bir ego ve kibir patlamasına dönüşüyor. "Siz hepiniz sahtesiniz, öyleyse ben sizden daha üstünüm" düşüncesi ikisinde de hakim. Ancak ayrıldıkları, daha doğrusu Mahcub’un trajedisini daha da büyüten çok temel bir fark var: Yeraltı Adamı, o tiksindiği topluma girmeyi reddediyor. Kendini bir odaya kapatıyor, eylemsizliği seçiyor ve kendi yeraltında, kendi kiniyle beslenerek yaşamını çürütüyor. Bir nevi ahlaki pasiflik içinde. Mahcub ise yeraltında kalmaya dayanamıyor. O, odaya kapanmak yerine, o kirli ve tiksindiği üst katlara çıkmak istiyor. "Madem bu dünya bir bataklık, ben de o çamurun içinde en tepeye tırmanırım" diyor. Yeraltı Adamı'nın içsel olarak yaşadığı o ahlaki çöküşü ve nihilizmi, Mahcub somut bir eyleme döküyor. Güç, makam ve para için kendi onurunu, evliliğini, karısını satacak kadar ileri gidiyor. Yeraltı Adamı'nın zihnindeki o karanlık, Mahcub’un elinde bir hayatta kalma ve yükselme silahına dönüşüyor. İkisi de "gururlu" ama Mahcub, gururunu ayaklar altına alarak yükselmeyi seçecek kadar büyük bir gurur zehirlenmesi yaşıyor.
Yazarın romanda kurduğu denge de çok başarılı. Sadece Mahcub’u anlatıp geçmemiş; onun üniversiteden arkadaşları üzerinden aslında o dönemin (ve her dönemin) gençlik örneklerini önümüze sermiş. Sosyalist Ali Taha, geleneklerine bağlı muhafazakar Memun Rıdvan ve biraz da "pasif aydın" diyebileceğimiz gazeteci Ahmet Bedir... Mahcub Abdüldaim ise bu kutupların tam ortasında, hiçbirine ait olamayan, hiçbir ideolojiye inancı kalmamış bir boşluk. Aslında yazar bize şunu gösteriyor: Sistem o kadar çürümüş ki, gençlerin önüne sadece iki yol koyuyor; ya sistemin dışına itilip açlıktan öleceksin ya da ruhunu sisteme satıp parlayacaksın.
Kitapta beni en çok etkileyen şey, Mahcub’un o malum evlilik teklifini kabul ettiği andaki iç hesaplaşmaları oldu. Kendini haklı çıkarmak için ürettiği bahaneler, "Herkes yapıyor, ben sadece akıllıyım" deyişi... İnsan ahlaksızlaşırken bile vicdanını rahatlatacak bir kılıf bulabiliyor. Mahcub’un evlendiği İhsan karakteri de ayrı bir trajedi. O da aslında bir kurban ama sistem onu da bir nesneye, bir pazarlık unsuruna dönüştürmüş.
Bir oturuşta okunabilecek kadar akıcı ama sindirmesi aylar sürecek kadar ağır bir roman. İnsanın çiğliğini, çaresizliğini ve hırsının nerelere varabileceğini görmek isteyen, "Ben olsam ne yapardım?" sorusunu kendisine sormaktan ve o soruya kendi içinde dürüstçe cevap vermekten korkmayan herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap.
Herkese bol kitaplı günler ve keyifli okumalar dilerim.