David Benatar’ın temellendirdiği antinatalist felsefe, insanlığın varoluşa dair ürettiği en radikal, en ödün vermez ve rasyonel meydan okumalardan biridir. Bu düşünce, yaşamın getirdiği trajediyi geçici tesellilerle ya da sahte iyimserliklerle örtbas etmek yerine, varoluşun kökündeki asimetriyi ve ahlaki sorumluluğu doğrudan masaya yatırır. Yazar, bu iddialarını temellendirirken oldukça güçlü mantıksal önermeler sunar.
Benatar’ın felsefesinin merkezinde, var olmak ile hiç var olmamış olmak arasındaki ahlaki asimetri yer alır. Bu yapısal mantık şu şekilde işler:
Acının Varlığı Kötüdür: Dünyaya gelen her canlı, kaçınılmaz olarak fiziksel ve zihinsel acıya maruz kalır. Bu durum nettir ve kötüdür.
Hazzın Varlığı İyidir: Yaşamın içindeki tatminler, başarılar ve zevkler iyi olarak kabul edilir.
Acının Yokluğu İyidir: Hiç var olmamış birinin acı çekmiyor oluşu, mutlak bir iyiliktir. Bu durumdan mahrum kalacak bir özne olmasa bile, acının sıfırlanması nesnel olarak olumludur.
Hazzın Yokluğu Kötü Değildir: Hiç var olmamış bir insan, hayattaki hazlardan mahrum kaldığı için üzülemez veya bir yoksunluk hissedemez. Dolayısıyla, hazzın yokluğu bir dezavantaj veya "kötülük" teşkil etmez.
Bu asimetrinin rasyonel sonucu şudur: Var olmamak her halükarda var olmaktan daha kazançlı bir durumdur. Kumar masasında kaybetme ihtimali kesin olan, kazanma ihtimali ise sadece önceden var olan bir eksikliği gidermekten ibaret olan bir oyuna hiç başlamamak en mantıklı tercihtir.
Benatar’a göre insan türü, evrimsel süreçte hayatta kalabilmek ve neslini sürdürebilmek için kronik bir Pollyannacılık geliştirmiştir. İnsanlar geçmişteki acıları çabuk unutmaya, geleceğe dair sahte umutlar beslemeye ve kendi yaşam kalitelerini gerçekte olduğundan çok daha yüksek görmeye ayarlıdır.
Felsefi antinatalizm, bu durumu bir adaptasyon yanılsaması olarak deşifre eder. Psikolojide "depresif realizm" olarak adlandırılan fenomen, hayata dair illüzyonlarını kaybetmiş insanların dünyayı nesnel gerçekliğe çok daha yakın algıladığını gösterir. Benatar'a göre bu kişiler, hayatı gerçek şekliyle görebilen yegane insanlardır. Dolayısıyla oyalanarak, geçiştirerek, üreyerek ve uyuşarak gerçekten kaçan kitleler aslında sorunlu olan taraftır; hayatı olduğu gibi gören depresif bireyler değil. Hayat, yapısı gereği sürekli bir yoksunluk ve bu yoksunlukla mücadele etme halidir. En büyük hazlar bile bir hedefe ulaşmak, yemek yemek, statü kazanmak sadece öncesindeki yoğun bir acının veya arzunun ortadan kaldırılmasından ibarettir.
Antinatalizmin en güçlü ahlaki argümanı, üreme eyleminin rasyonel bir meşruiyetinin olamayacağı fikridir. Çocuk sahibi olma kararı, hiçbir zaman doğacak olan çocuğun çıkarı gözetilerek verilemez; çünkü henüz var olmayan birinin "dünyaya gelme" yönünde bir ihtiyacı ya da arzusu yoktur. Karar her zaman ebeveynlerin kendi cinsel, kültürel, psikolojik veya biyolojik tatminleri için verilir.
Bu durum, namlusu henüz var olmamış bir canlının kafasına doğrultulmuş bir Rus ruletidir. Doğan çocuk:
Sıradan hayatın rutin zararlarına yaşlanma, hastalık, hayal kırıklıkları, ölüm korkusu kesin olarak maruz kalacaktır.
Sıra dışı ve katastrofik zararların ağır kazalar, kronik hastalıklar, şiddet, toplumsal yıkımlar potansiyel kurbanı adayıdır.
Ebeveynler, kumarı kendi arzuları için oynar fakat bedeli ödeyen her zaman bir başkası olur.
"Keşke Hiç Olmasaydık" felsefi çizgisi, insanlığa aynayı en çıplak haliyle tutar. Yaşamı, cinsel yolla bulaşan ve istisnasız ölümle sonuçlanan kronik bir hastalık olarak tanımlayan bu bakış açısı, nihilist bir çöküşü değil, aksine çok yüksek bir empati ve ahlaki sorumluluk bilincini savunur. Yeni acı çekecek ve sürekli pişmanlık duyacak olan bireyler yaratmayı reddetmek, rasyonel bir zihnin dünyaya ve potansiyel acıya karşı alabileceği en dürüst, en tutarlı ve en şefkatli tavırdır.