·344 syf.··Beğendi
···Okunma: 03 Haziran 2026 11:50 Mülksüzler, Ursula K. Le Guin’in 1974 yılında yayımlanan, yazarın ‘ikircikli ütopya’ olarak nitelendirdiği bir bilimkurgu romanıdır.
Romanımız, Anarres ve Urras isimli hayali iki gezegende yaşanıyor. Bu iki gezegendeki yaşam biçimini, roman kahramanı fizikçi Shevek ile birlikte anlamaya ve tanımaya çalışıyoruz. Shevek, yıllar önce Urras gezegeninden kopup gelen Odocuların kurduğu Anarres’te yaşayan bir bilim insanıdır.
Anarres gezegeni, anarşist düşüncenin hâkim olduğu bir toplumsal düzenle yönetilmektedir. Belki de burada ‘yönetilmek’ kelimesi yanlış kaçabilir; çünkü bu gezegende insanların insanlar tarafından yönetilmesinden ziyade, ortak yaşamın ve üretimin örgütlenmesi söz konusu. Anarres’te merkezi bir devlet yapısı yok. Üretim ve iş bölümü ise ÜİD (Üretim ve İaşe Dağıtım Koordinasyonu) aracılığıyla organize ediliyor.
Anarres’in en dikkat çeken yanlarından biri, yaşam koşullarının son derece zorlu ve gezegenin verimsiz olması. Doğrusu, yazarın anarşizm gibi bir sistemi neden böylesine sert koşullara sahip bir gezegende anlattığı beni oldukça düşündürdü. Ancak roman ilerledikçe bunun kurgu açısından ne kadar yerinde bir tercih olduğu da bir gerçek. Kapitalizm ile yönetilen Urras’ta, Odocu isyancıların elbette verimli ve zengin bir gezegene gönderilmeleri beklenmezdi; Anarres gibi zorlu bir yere yerleşebilmeleri bile bir bakıma mucize sayılabilir.
Ama yine de aklımdan şu soru geçmedi değil: Ursula Le Guin, anarşist sistemi bolluk ve bereket içindeki bir gezegende anlatsaydı nasıl bir tabloyla karşılaşırdık acaba? Belki eksikler bu kadar görünür olmazdı, belki de bambaşka sorunlar ortaya çıkardı. Çünkü burada kıtlık ve yoksunluk, sistemin sınırlarını görünür hâle getiriyor gibi.
İşte tüm eksiklerine rağmen, Anarres’teki yaşamın Urras’taki yaşamın çok ötesinde ve çok daha insanı olduğu da bir gerçek.
Burada her şey ortak kullanım anlayışı üzerine kurulmuş; mülkiyet ve sahiplenme yok. Sistem, bireysel çıkar yerine dayanışmayı ve sosyal sorumluluğu temel alıyor. İnsanların yaşamını yöneten katı kurumlar bulunmuyor. İlişkilerde özgürlük esas. Evlilik kurumu yok. İnsanlar istedikleri sürece devam eden gönüllü birliktelikler şeklinde yaşamlarını sürdürüyorlar.
Anarres’in dikkat çeken yanlarından biri de kadın–erkek ayrımının olmaması. İnsan önce “insan” olarak görülüyor. Urras ile arasındaki fark burada oldukça çarpıcı. Çünkü Urras’ta kadın, erkek egemen toplum içinde ikinci planda bırakılmış durumda. Bilim, siyaset ve düşünce dünyasında erkekler öne çıkarken, kadın daha çok süslenen ve belli kalıplara sıkıştırılmış biri konumunda.
Ama Anarres’i anlatırken yalnızca güzel taraflarından söz edildiğini düşünmeyin. Orada da yanlışlar var ve yazar bunları saklamıyor. Açıkçası beni en çok rahatsız eden şeylerden biri, sanata ve bireysel yeteneklere gereken önemin verilmemesi oldu.
İnsanların kişisel becerilerinin zaman zaman baskılanması hiç hoşuma gitmedi. Bu yüzden romanın anarşizmi tek taraflı bir övgüye dönüştürmeyip aksayan yönlerini de göstermesini oldukça değerli buldum.
Özellikle mülkiyetin ve devletin olmayışı nedeniyle anarşizmi, komünist toplum düzenine oldukça yakın bulduğumu söylemek isterim. Marksist anlayışta kapitalizmden sonra bir süre devletin devam ettiği sosyalizm aşaması bulunurken, komünizmde ise devlet yoktur. Bu yönüyle anarşizme çok benzettim. Fakat yine de tam olarak nerede ayrıştıklarını ayırt edebildiğimi söyleyemem.
Romanın beni en çok etkileyen yanlarından biri ise daha en başta karşımıza çıkan duvar oldu. Ursula Le Guin, okuduğum ikinci romanında da güçlü bir girişle adeta romanın omurgasını daha ilk sayfalarında okuruna hissettiriyor. Anarres limanındaki bu duvar sadece fiziksel bir ayrımı değil, iki farklı yaşam biçimini ve düşünce sisteminin sınırını simgeler durumunda.
Shevek’in Anarres’ten Urras’a geçmesi yalnızca bir yolculuk değil, bu sınırın da aşılması anlamına geliyor. İnsan, duvarın hangi tarafında duruyorsa olaylara biraz da oradan bakıyor. Ama asıl mesele tek bir tarafta kalmamak. Roman boyunca hissedilen şeylerden biri de bu zaten; olaylara yalnızca bir açıdan değil, her iki taraftan bakabilmek.
Sanırım romanın en güçlü yanlarından biri de burada ortaya çıkıyor. Hangi sistemi savunursak savunalım, sorgulamaktan vazgeçmemek gerekiyor. Yaşamak istediğimiz sistem bile olsa ona eleştirel gözle bakabilmek önemli.
Çünkü yanlışların olması yanlış değil. Onları görmemek ve düzeltmeye çalışmamak asıl yanlış olan.
Belki de bu yüzden Shevek’in sonunda Anarres’e dönme kararı çok anlamlı ve gerekli geldi bana. Çünkü eksikler ve yanlışlar olsa bile, doğru olanın kaçıp gitmek değil, dönüp bir şeyleri daha iyi hâle getirmeye çalışmak olduğu çok daha hayata uygun bir düşünce. Kusursuz bir düzen
yok belki ama daha iyisini kurma ihtimali her zaman var.
Romanın sonunda geçen şu söz de bu yüzden insanın aklında kalıyor:
“Biz zamanın çocuklarıyız.”
Ben bu sözü biraz umut gibi okudum. Çocuk demek yenilik demek, değişim demek, henüz tamamlanmamış olmak demek. İnsanlık da biraz böyle değil mi zaten? Hangi çağda yaşarsak yaşayalım, yanlışları görüp daha iyisini kurma ihtimalini hep taşıyoruz.
Belki de mesele, en doğru sistemi bulduğumuzu sanıp durmaktan ziyade, düşünmeye, sorgulamaya ve değiştirmeye devam etmek gayreti değil mi?
Çünkü sorgulama bittiğinde düşünce kolayca alışkanlığa ve bir kısır döngüye dönüşebiliyor.
Ve galiba en önemlisi de, daha iyi bir dünyanın gerçekleşme ihtimaline inanmayı kaybetmemek. Ve mücadeleyi de hiç bırakmamak.